Dieses Blog durchsuchen

Donnerstag, 26. Mai 2011

Schengen rezaletini yazdı mağduru oldu

Schengen vizesindeki zorluklar ve haksızlıklarla ilgili defalarca haber yapan Sabah Gazetesi Ekonomi Muhabiri Metin Can'ın bu kez kendisi mağdur oldu. Can, Fransa Konsolosluğu'ndan 3 kez geri çevrildi. Son gerekçe ise "Pasaportunda boş sayfa az" oldu. Vize çıkmadığı gibi yapılan masraflar da yandı.

Sabah'ta yer alan habere göre, Belçika'nın başkenti Brüksel'de bir Türk şirketinin davetine katılmak için Fransa Konsolosluğu'na vize başvurusu yapan Can, çeşitli bahanelerle geri çevrildi. Can'a önce 'Fotoğrafınız istenen ölçüde değil' sonra 'Vize başvuru formunu şirketin imza sirkülerindeki kişiler onaylasın' denildi. Fotoğraflarını konsolosluğun istediği ölçüde çektiren ve onay imzasını değiştiren Can, istenen 17 belgeyi de eksiksiz tamamladı. Ancak konsolosluk yine vizeyi vermedi. Bu seferki gerekçeleri ise 'Pasaportta boş vize sayfası az' oldu. Oysa Can'ın pasaportunda gerekli sayıda, boş vize sayfası bulunuyordu. Ayrıca konsolosluğun resmi başvuru listesinde bir adet boş vize sayfasının yeterli olduğu açıkça ifade ediliyor.

VİZE MASRAFLARI YANDI

Avrupa kapılarını Can'a kapatan Fransa Konsolosluğu yeni bir başvuru için pasaportun yenilenmesi şartını koşarken, 10 gün sonraya randevu verdi. Bu seyahat için Metin Can, 3 gün uğraştı. Banka hesap cüzdanından, maaş bordrosuna kadar 17 ayrı belge hazırladı, 2 kez de fotoğraf çektirdi. Öte yandan, organizasyonu yapan şirket de 300 TL'den fazla zarara uğradı. Ayrıca Brüksel'deki uçak ve otel rezervasyonlarına ödenen paralarda yanmış oldu. Can'ın katılacağı Brüksel'deki organizasyon bugün gerçekleşiyor.

EVRAKLAR KAYBOLDU

VİZE skandalı bununla da bitmedi. Can'a ait pasaportun içindeki Afrika ülkelerine giriş çıkış için gerekli olan aşı karnesi ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden alınan parmak izi belgesi de konsoloslukta kayboldu. Öte yandan son yıllarda Avrupa ortak vizesi Schengen'de ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Vize sürecinin her adımını paraya döken AB ülkeleri bu da yetmezmiş gibi geçerlilik süresini de 3 güne kadar indirdi. Vize maliyeti 400 TL'ye çıktı. Bu artışta sadece vizeye gelen zam değil, fotoğrafından, randevu ücretine, soru sorma parasından form bedeline kadar daha önce olmayan kalemlerin de eklenmesi etkili oldu.

Schengen artık herkesin sorunu'

Avrupa ile vizelerin kaldırılması konusunda birçok çalışma yürüten İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu, Türk vatandaşlarına Avrupa tarafından uygulanan vizenin hukuksuz olduğunu söyledi. "Türkiye'de vize herkesin sorunu haline geldi" diyen Kabaalioğlu, "Avrupa'daki her bir ülkenin mahkemeleri bu uygulamarı hukuksuz bulduğunu ilan etti. Avrupa ülkeleri de aslında Türkiye'ye karşı bir haksızlık yapıldığının farkında. Bunun için de özel çalışmalar yapıyorlar. Çünkü Türkiye ile vizenin kaldırılması AB içinde güveni artırır. Öfke ve isyan yaratan bu sorun nedeniyle şuanda hiç bir alanda işbirliği yapılmıyor" dedi.

Mittwoch, 25. Mai 2011

ABHaber Analiz-Türkiye’nin AB üyeliğine niçin karşı çıkılıyor ?

Türkiye'de son günlerde AB üyesi bir ülkenin bakanının Türkiye, AB üyesi olursa birliğin karar alma mekanizmalarında çoğunluğu ele geçirecek diye karşı çıkılıyor açıklaması tartışma konusu oldu.Ancak bu argümanın AB'yi yakından izleyenler için pekde geçerli bir argüman olmadığını söylemek gerekiyor.Türkiye'nin AB üyesi olması durumunda AB'de çoğunluğu ele geçirmesi mümkün değil.İşte ABHaber bu tartışmalar ışığında niçin Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkıldığını mercek altına aldı.

Aslında 1959’larda başlayan Türkiye AB süreci bugünlerde can çekişiyor.Komünist bloku ülkelerinin son 7 yılda AB kriterlerini doğru dürüst karşılamadan birbiri ardına üye yapıldığı AB’de Türkiye konusunda niçin ayak sürülüyor. Sorunun net cevabı ise,birkaç AB üyesi emperyal ülke Türkiye’nin AB üyeliğine stratejik gerekçelerle karşı çıkıyor.Türkiye ile mevcut pastayı (hem Avrupa hemde uluslararası alanda) paylaşmak istemiyorlar.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin aslında dışarda (kamuoyu önünde) diğer AB üyelerinin Türkiye’yi desteklediğine bakmayın bunların hiçbiri Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemiyorlar sözünün altının iyice çizilmesi gerekiyor.Maalesef Sarkozy doğru söylüyor.Kamuoyu önünde Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen ülkelerin çoğu aslında desteklemiyor.

Bugüne kadar insanlığın bulduğu en iyi müktesebat olan AB müktesebatına uyum sağlayan tüm ülkeler zenginleşti.Refah düzeyi yükseldi.Ne kadar ileri demokrasiye sahipseniz ekonominiz o kadar ilerliyor ve büyüyor.Bunları uzun uzadıya tartışmaya hiç gerek yok.Örnekleri karşısınızda. İşte AB üyesi ülkeler.AB üyeliğiyle daha şeffaf bir yönetim biçimine,siyasi ve ekonomik bir yapıya kavuşuyorsunuz.

AB’nin emperyal ülkeleri Türkiye’nin AB üyeliği yerine, darbeler,(askeri vesayet altında),veya ılımlı veya tam dini model,buda olmazsa diktatörler tarafından yönetilmesini arzu ediyor.Bu sistemlerle yönetildiğiniz zaman sonunuz da belli.Çıkış yoluda yok.Sonunuz açıkcası hüsran.Sonuçta bu sistemlerle yönetilen ülkelerin sonu her zaman hüsran oldu.Canlı örnekleri o kadar çok ki saysanız bitmez.Hıristiyan,Ortodoks,Hindu ve Yahudi dinleri demokrasiyle birarada yaşayabilir.Ama Müslümanlar yaşayamaz söylemleri gibi.

Türkiye’de niçin yıllardır havanda su dövülüyor.Birileri askeri ihtilalleri veya askerlerin hakim olduğu yönetim biçimlerini,diğerleri ılımlı veya tam dini modelleri savunuyor.Sevgili ABHaber okurları bunların hepsi boş şeyler.Canli örnekleri karşısınızda (Ortadoğu,Orta Asya,Magrep ülkeleri vs...).Bakın bu modellerin hepsi denenmiş Hiç birinde başarılı olunamamış.Ülkeler tarımar olmuş.Sorun bakalım bugün hangi dünya ülkesi askeri yönetimlerle istenilen bir yere gelmiş.Cevap hayır.Peki bugün dünyada hangi bir ülke ılımlı veya tam dini devlet modeliyle bir yere gelmiş.Cevap hayır.Yok böyle bir şey.Bu modellerin hepsi denendi ama başarılı olunamadı.Olmuyor.Olmuyor. Olmuyor.Bu başarısız olan örnekleri (ülkeleri) Türkiye’nin etrafında,Asya’da Latin Amerika’da daha net görebilirsiniz.Peki yaşayabilir ve başarılı olmuş şu anda dünyada yaşayabilir model hangileri diye sorarsanız. Sadece Avrupa ülkeleri ve ABD sayılabilir.Başka örnek alıp başarılı olabileceğiniz bir model yok.O zaman hala Türkiye’de niçin başarılı olmamış modeller üzerinde boşuna yıllardır tartışma yapılıyor ?

AB'nin emperyal ülkeleri Türkiye'ye onlarca yıl AB kriterlerine uyum sağlayamama eleştirisinde bulunurken diğer taraftan Türkiye-AB müzakere sürecini kesmeye çalışmaları ise oynanmaya çalışılan oyunu tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarıyor.

AB’nin emperyal ülkeleri Türkiye’nin kendi sistemlerine adapte olduğu zaman küresel güç olacağını Türklerden daha iyi biliyor.İşte bunun için methodik bir şekilde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktılar ve engellediler.Karşı çıkmanın bir başka noktası ise AB fonlarından (daha önce) Türkiye’ye para aktarılarak Türkiye’nin gelişmesini istemediler.Maalesef bunların hepsi real politik ve net bir şekilde ortaya çıkmış konulardan bahsediyoruz.

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkılan önemli bir argüman ise din ve kültür uyuşmazlığı söylemleri.Yine bazı AB üyesi emperyal ülkeler Avrupa halkını Hristiyanlık değerleri etrafında toplayarak emellerine daha rahat ulaşabileceklerini düşünüyor.Ancak bu görüşü savunan tek bir emperyal AB ülkesi bulunuyor. Peki Türkiye’den ne isteniyor.

AB’nin emperyal ülkeleri kendileri gibi siyasi ve ekonomik sistemi benimsemiş Türkiye’nin kendi iç sorunlarından kurtularak, Ortaoğu Afrika,Asya vs... ilgilenerek kendi pastalarından pay almasını istemezler. Bu açıdan bu ülkelerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarının temel nedenlerinden biri budur.Gerisi ise bunlara maske oluşturmak için ortaya konan argümanlardır.O zaman bu argümaları sıralayalım:

-Türkiye AB üyesi olursa AB’de çoğunluğu sağlayacakmış.Yok böyle bir şey Türkiye’nin tek başına AB’de çoğunluğu sağlaması söz konusu bile olamaz Avrupa Parlamentosu toplam kaç kişiden oluşuyor 736, işte bu 736 milletvekili ülkelerin nüfuslarına göre belirleniyor. Yani herkes nüfusları oranında temsil ediliyor. Bu arada en fazla nüfusu olan ülkenin milletvekili sayısı ki Almanya 82 milyon,99. Yani en fazla üye onun.Türkiye üye olsa ve nüfusu Almanya'yı geçse bile alabileceği en fazla milletvekiliği sayısı 99, peki 736 kişide 99 kişi çok mu? O zaman çoğunluk mu olmuş oluyoruz? AB Konseyi'nde de durum aynı.

-AB’nin sınırları Boğazlarda bitiyor.Türkiye’nin çok ufak bir bölümü Avrupa’da deniliyor.Peki AB üyesi Kıbrıs ve Malta’ya ne demeli.Kıbrıs’ın Lübnan,Suriye,Mısır ve İsral ile sınırı bulunuyor.Malta’nın ise Kuzey Afrika ile sınırı bulunuyor.Türkiye üye olursa AB’nin sınırı Ortadoğu’ya dayanacak diyorlar.Ama AB’nin sınırı 2004’den beri Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya dayanmış durumda.

-Türkiye üye olursa Fas’da üye olacakmış.Türkiye’nin AB ile imzaladığı ilk anlaşma Ankara tarih 1963.O zaman AB üyelerinin yüzde 80 üye bile değildi.

-Türkiye fakir.OECD rakamları ise bu konuda herkese cevap veriyor.Türkiye Avrupa kıtasının 6.ekonomisi.

-Nüfusunun çokluğu.Son Eurobarometre’nin raporunda görüleceği üzere Türkler artık Avrupa ülkelerinde çalışmak istemiyor.Bu konuyla ilgili AB çıkış yolu bulabilirdi Türkiye’de bunu destekleyebilirdi.Yani tam üyelikden sonra 10 veya 15 yıl geçiş süresini Türkiye AB üyeliği karşılığında kabul edebilirdi.

AB ülkeleri nasıl bir Türkiye arzu ediyor

AB’nin emperyal ülkeleri hiç bir zaman Türkiye’nin Müslüman dünyasıyla Batı arasında köprü rolünü oynamasını istemez.Müslüman dünyasıyla Avrupa (Batı)arasında tampon rolünü oynamasını ister.Ortadoğu veya başka bir kıtada Türkiye’nin arabuluculuğa soyunmasını hoş karşılanmaz.Ermeni soykırımının kabul edilmesi veya Ermeni Türk yakınlaşması işlerine gelmez.Kıbrıs adasının verilmesi, Akdeniz ve Ege’nin Yunan denizi olmasını Ankara’nın kabul etmesi istenir.Son yıllarda Türkiye’nin ekseni kaydı veya Türk dış politikası iflas etti gibi söylemler.Yine bu emperyal güçler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getiriliyor.

Sevgili ABHaber okurları gerçekler bunlar.Ama AB’de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı politikanın (AB'yi yöneten birkaç ülke) temelinde bunlar vardır.Geriside teferuattır.Hiç bir ülkenin dostu veya düşmanı yoktur.Bunu herkesin iyice anlaması gerekiyor.Ülkelerin çıkarları vardır.Yani kimse Türkiye’nin çıkarını düşünmez.Buda gayet normaldir.Bugüne kadar AB cephesinde (AB’ni emperyal ülkelerinin oynadığı oyun) yazılan senaryolar maalesef (1970’li yılların ortası itibarıyle) görev yapan hükümetler,sivil ve askeri bürokratlar tarafından iyice anlaşılmadı ve oynanan oyun bozulamadı.Tam tersine AB'nin emperyal ülkelerinin yazdığı senaryonun bir parçası olundu.Maskeler tam olarak düşürülemedi.Son Schengen ve euro krizinde bazı AB üyelerinin emperyal yüzleri daha açık bir şekilde ortaya çıktı.Böylece bu ülkelerin AB’yi kendi emperyal çıkarları için bir basamak olarak kullandığı da daha net görülmeye başlandı.

Türkiye niçin AB’ye üye yapılmak istensin.İşte Yunanlılar 20 yıl Ankara'nın AB üyeliği sürecini vetoladı.Şimdide Rumlar ve Avusturyalılar kullanılarak Türkiye’nin müzakere süreci kesilmeye çalışılıyor.Yarın bir başka küçük ülke de Türkiye’nin önüne çıkarıverilir.

Sevgili ABHaber okurları Türkiye’nin AB üyeliği ulsulararası anlaşmalardan kazanılmış bir haktır.Birkaç emperyal AB üyesinin lütfuna kalmış bir şey değildir.O açıdan Türkiye’nin ısrarla hakkını araması ve alması gerekiyor.

Mısır, Tunus, Suriye, Libya, Irak’daki yönetimler AB’nin emperyal güçleri tarafından Türkiye’de özlenen yönetim biçimleridir.Bu yönetimler sayesinde böylece zamanı geldiğinde bu ülkelerde müdahaleyi haklı kılabilecek ortam oluşturulmaya çalışılıyor.Şimdi AB’deki bazı emperyal ülkelerin oynadığı tüm oyunlar net bir şekilde görülüyor ve anlaşılıyor.Görüleceği üzere Türkiye'de insanlar sabah akşam tv ve gazeteler aracılığıyla başarısız olmuş ve emperyal güçlerin sömürgesi olmuş ülke modellerini boşuna savunmaya kalkmasın.Bizden söylemesi.Türkiye’deki artık herkesin demokrasiyi,serbest pazar ekonomisini,hukuk devletini,din,vicdan,düşünce ve ifade özgürlüğüyle din ve devlet işlerinin biribirinden ayrılmasının ne kadar önemli olduğunu artık iyice görmesi gerekiyor.

ABHaber, 24-05-2011 14.00 (TSİ)

Luxemburger Wort:Kıbrıs'ta bölünmüşlük sürüyor

Lüksemburg gazetesi Luxemburger Wort,Güney Kıbrıs'ta yapılan seçimler ile ilgili ''Güney'de seçimler yapıldı ama Kıbrısta bölünmüşlük sürüyor'' değerlendirmesinde bulundu.Haber şöyle:

Bölünmüş bir ada cumhuriyeti durumundaki Kıbrıs’ın güney kesimi, komünist Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas’a anlamlı bir uyarı ateşi yaptı: Pazar günü yapılan Meclis seçimlerinden, muhalefetteki Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) açık ara galip çıktı. Muhafazakâr DİSİ oylarını bir önceki seçimlerin yapıldığı 2006 yılına göre yüzde 4’lük bir artışla yüzde 34,3’e çıkardı. 2008’de Hristofyas’a Cumhurbaşkanlığı yolunu açan –o dönem kendisinin başında bulunduğu- Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) ise ufak bir artışla, oylarını yüzde 31,3’ten yüzde 32,7’ye yükseltebildi. AKEL’in koalisyon ortağı olan Demokratik Parti (DİKO) ise bu seçimlerde yüzde 2’lik bir kayıpla yüzde 15,8 oy alabildi.

Muhafazakârların seçim galibiyetinin Hristofyas’a doğrudan bir etkisi bulunmuyor. Kıbrıs’taki başkanlık sistemi Cumhurbaşkanına Meclis çoğunluğundan bağımsız olarak yönetim yetkisi veriyor.

Yine de seçim sonuçları, 2013’te yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir gösterge niteliğinde. Hristofyas bu arada, Ada'nın yeniden birleşmesi adına 2008’den bu yana Kıbrıs’taki Türklerin lideriyle müzakereler yürütüyor. Kıbrıs, Türk birliklerinin 1974 yazında Akdeniz adasının kuzeyine çıkarma yapmalarından bu yana ikiye bölünmüş durumda. Türkiye o dönem gerçekleştirdiği işgalle, Atina'daki askerî cuntanın Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama planını engellemeyi ve Ada'nın yaklaşık beşte birlik nüfusunu oluşturan Türk halkını olası bir tehcirden korumayı hedefledi. İşgal, AB açısından da oldukça karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. AB buna karşın –uluslararası hukuka göre Türkiye tarafından işgal edilmiş olan kuzey kesimini de kapsayan- Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 2004’te tam üyeliğe kabul etti. AB fiili anlamda Kıbrıs’a kadar uzanıyor fakat bu uzantının aslında, Ada'yı 37 yıldır batıdan doğuya ikiye bölen sınır hattında bittiğini söylemek daha doğru olur. Güneydeki Rum kesimi ile Türklerin kontrolündeki kuzey bölgesi arasında yer alan tampon bölgede Birleşmiş Milletlere mensup Barış Gücü askerleri görev yapıyor. Ada'nın bölünmüşlüğü Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki en büyük engellerden biri. Ankara bu durum nedeniyle, Kıbrıs sorunu konusundaki olası bir çözümle oldukça yakından ilgileniyor. Müzakereler iki toplumlu, iki kesimli bir konfederasyon üzerine yürütülüyor.

Hristofyas ile Türk toplumunun lideri Derviş Eroğlu arasında -Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında- yürütülen müzakerelerde yaklaşık yüzüncü buluşmaya doğru gidilirken iki liderin henüz somut bir sonuca ulaşabildiği söylenemez.

Yapılan son seçimlerden sonra Lefkoşa’daki küçük ada meclisinin 80 sandalyesinin 24’ü yine boş kalacak. Bu 24 sandalye –elbette ki seçimlere katılmayan- Kıbrıslı Türklere ayrılmış durumda.

Hâlihazırda 20 temsilcisi olan muhafazakâr muhalefet lideri Nikos Anastasiadis yeniden birleşme çabalarını destekliyor. Hatta partisi DİSİ, 2004 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan ve yapılan referandumda Kıbrıslı Rumlar tarafından büyük bir çoğunlukla reddedilen birleşme planını dahi destekliyordu. Anastasiadis seçim akşamı yaptığı açıklamada da, “Doğru olan bütün girişimleri desteklemeye hazırız.” dedi.

ABHaber, 25-05-2011 11.31 (TSİ)

Emekli ABD Büyükelçisi Armitage: "AB, Türkiye için çekici bir model değil"

Emekli büyükelçi Armitage’ye göre Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği Merkel ve Sarkozy olduğu sürece imkânsız. Ayrıca ekonomik olarak büyüyen Türkiye için AB’ye katılım şu anda çok çekici bir model de değil...

Mehveş Evin

Washington yaza geçmeye hazır... Gökyüzü sık sık bulutlansa, yağmur aniden boşalıverse de hava eskilerin tabiriyle limonata gibi.
Emekli büyükelçi Richard Armitage ile Arlington’daki klimalı ofisinde buluşuyoruz. Armitage International’ı 2005’te; Bush hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı görevini bıraktıktan sonra kurmuş. Uluslararası deneyimini, iş ilişkilerini geliştirmek, stratejik danışmanlık vermek için kullanıyor. 2006’dan beri Conoco Phillips petrol şirketinin yönetim kurulunda. İki yıldır da Amerikan Türk Konseyi’nin (ATC) yönetim kurulu başkanı.

Büyükelçi Armitage -hâlâ bu şekilde hitap ediliyor- işi gereği kâh Avustralya’da, kâh Singapur’da... Kendisine “Neden bu kadar seyahat ediyorsun?” diye soranlara kocaman, çatırtılı bir kahkahayla “Çünkü paranın olduğu yer orası” diye cevap veriyor.

CIA için adı geçti

Armitage, Türkiye’de geniş kitlelerce pek tanınmayabilir... Ancak kendisi için “derin Amerika” desek yanlış olmaz. Halen Amerikan yönetiminin kilit isimleriyle temasta. Türkiye’ye yaptığı ziyarette ise bakanlarla, askerle ve işadamlarıyla bire bir görüşüyor. İsmini “google”ladığınızda karşınıza ilginç bir hayat hikâyesi çıkıyor...

Vietnam Savaşı’nda başlayan parlak askeri görevini 70’lerde Savunma Bakanlığı’na atanarak sürdüren, 80’lerde Reagan’ın dış politika danışmanlığını yapan Armitage, dünya çapında sayısız askeri ve siyasi ilişki yürüttü. Bush’un “şahin”lerinden değil, Colin Powell’ın takımındandı.

Bir ara medyada CIA’in başına geçeceği söylentisi çıktı. Ancak, Armitage 2007’de devlet hizmetini tamamen bıraktı.
Armitage hakkında son derecede enteresan bir başka bilgi de, 2003’te patlayan Plame skandalındaki rolü. Valerie Plame adlı CIA görevlisinin ismini bir gazeteciye sızdıran kişi olduğu yıllar sonra kamuya açıkladı.

Slogan iyi, gerçeklik başka

Armitage, uzun boylu, kalıplı biri. Pek çok soruya politik, genel çizgiler içinde cevap veriyor. Türkiye’deki kimi gelişmelere hâkim, ancak konsantrasyonu daha ziyade askeri ve ekonomik meselelere yoğunlaşıyor. Görüşmemizden başlıklar:

“TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ DÜZELİYOR: Bana göre iki nedeni var: 1) Askeri anlamda, halen fırkateynlerin transferi sürecindeyiz. (ABD’nin hibe edeceği fakat Türkiye’nin yanaşmadığı iki fırkateyni kastediyor). Üç Cobra helikopterinin alımı tamamlanıyor. Ayrıca PKK’ya karşı desteğimiz sürüyor. 2) “Arap Baharı” dalga dalga yayılıyor. Komşularla sıfır problem iyi bir slogan ama gerçekte meseleler çok daha zorlu. Başbakan Erdoğan’ın Esad’ın reformlarını hızlandırmasını söylemesi Türkiye açısından çok anlaşılır. İran sorununu aştık. Merkezde olan, İsrail’le ilişkiler.

İSRAİL ÖZÜR DİLEMEZ: Filistin’e giden ilk gemide iki tarafta da çok sayıda iletişim sorunu yaşandı. Şu sıralar Ortadoğu’da çok fazla belirsizlik var. İkinci yardım gemisinin ne olacağını seçimden sonra görebiliriz. Ama İsrail özür diler mi derseniz, hayır dilemez.

AKP’YE EKONOMİDE HAKKINI VERMELİ: AK Parti iyi durumda görünüyor. İstanbul’daki dostlarımız, “AKP’yi sevmiyoruz ama yüzde 8 büyüme hızı istikrar getirdi” diyor. CHP lideri de popüler oldu. Geçen yaz yaptığımız ziyarette görüşme şerefine eriştik. Ama tam olarak bir tema yakalayabilmiş gibi durmuyor.

PKK ÇEKİÇ GİBİ: Genel olarak terör azaldı. PKK siyasi bir enstrüman mı olacak, askeri mi? Görünen o ki PKK, hükümeti zorlamak isteyen bir çekiç gibi. Hükümetin yerinde olsam büyük rahatsızlık duyardım.

ASKERİN ROLÜ EVRİLDİ: Askerin rolünün değişmesi, toplumun evrimiyle ilgili. Asker, tarihsel süreçte Türkiye’nin bel kemiği oldu. Hakkını vermeli. Şimdi askerin rolü de değişiyor.

AB ÜYELİĞİ ÇEKİCİ DEĞİL: Türkiye’nin gidişatı, basın özgürlüğü, kadınların konumu, yasal süreçte daha fazla şeffaflık gibi sorunlar olmasına rağmen, iyi yönde. AB üyeliğine kabulünüzü yıllardır destekliyoruz. Ancak Sarkozy ve Merkel varken bu pek mümkün görünmüyor. Bay Erdoğan da bunu anladı. Fikren vazgeçmediler ancak beklemeyecekler. Hem Türkiye, ekonomik anlamda dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerinden. AB’ye katılım şu anda çok çekici bir model değil.

KÜRT POLİTİKASI BAŞARILI

Türkiye’de iktidarın yanlış politikalar yürüttüğünü düşünenler var. Burada da halkın %48’i Obama’yı desteklemiyor. PKK terörü yüzünden kaç Türk vatandaşı öldü? Bence Kürtlerin çoğunluğu, AKP’nin yaptıklarını onaylıyor. Askerin neden PKK’lıları yok etmek istediğini anlıyorum. Ben de isterdim! Hükümetteyken PKK’ya karşı askeri yardımı destekledim. Şu anda da ülkemin istihbarat yardımı yapmasından gurur duyuyorum. Neyimiz varsa paylaşıyoruz.”

Büyükelçi Armitage ile sohbetimiz sona erdiğinde “hükümetten üst düzey bir ismin” kendisine söylediği bir cümleyi aktarıyor:

“Bir ülke veya insan için en iyi politika, sakınılamayacak olanı yönetmek. Ve yönetilemez olandan sakınmak.”

Bildiğim kadarıyla bu terim, iklim değişikliği için, çevre bilimcileri tarafından kullanılıyor. Ancak çevresel konular, enerji işleriyle yakinen ilgilenen Armitage’ın ilgi alanına hiç mi hiç girmiyor.

Milliyet, 25-05-2011 10.52 (TSİ)

Dienstag, 24. Mai 2011

Aynı anda yola çıktık Hırvatlar finali gördü

AB ile müzakerelere 2005’te Türkiye ile aynı gün başlayan Hırvatistan’ın iki yıl içinde üye olması gündemde... AB dışişleri bakanları dün Brüksel’de Hırvatlar için 1 Temmuz 2013 tarihini tartıştı

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) aday ilan edildiği 1999’dan beş yıl sonra bu statüye kavuşan ve 3 Ekim 2005’te aynı anda müzakerelere başlayan Hırvatistan üyelik sürecinde son aşamaya geldi. AB dışişleri bakanları Zagreb’le yürütülen müzakereleri dün Brüksel’de masaya yatırırken üyelik için Temmuz 2013 tarihi öne çıkıyor. “Tarihle” ilgili nihai kararın 23-24 Haziran’da Brüksel’de yapılacak AB Zirvesi’nde verilmesi öngörülüyor.
Müzakere kurallarını harfiyen yerine getirme yaklaşımını benimseyen Hırvatistan bugüne kadar 35 müzakere başlığından 33’ünü açtı. Son iki başlık da üyelik aşamasına gelindiğinde açılıp kapatılan bir niteliğe sahip. Zagreb’in kapattığı başlık sayısı da geçtiğimiz ay itibarıyla 30’a ulaştı.

Son başlık haziranda
Hem AB Dönem Başkanı Macaristan’ın hem de Hırvatistan’ın hedefi geri kalan 3 başlığı da haziran sonuna kadar kapatabilmek. Bu hedefe ulaşılması ve üye ülke liderlerinin de üyelik tarihini konfirme etmesi halinde “Hırvatistan’ın AB’nin 28. üyesi olması” konusu üye ülkelerde ulusal onay sürecine sunulacak. Bu süreç normal şartlarda 12-18 aylık bir dönemde tamamlanıyor.Almanya, İtalya ve Avusturya Hırvatistan’ın hazır olduğuna inanırken İngiltere, Fransa ve Hollanda daha temkinli.

Hırvatistan yoktu
Müzakere sürecinde herhangi bir siyasi engellemeyle karşılaşmayan ve teknik anlamda başarılı bir performans sergileyen Hırvatistan’ın aksine Türkiye önündeki engelleri aşmakta zorlanıyor. Kıbrıs sorunu nedeniyle 8 başlığın askıda olması ve Rum Yönetimi ile Fransa’nın siyasi gerekçelerle süreci bloke etmesi Ankara’nın elini kolunu bağladı.
Siyasi blokaj altında olmayan ve açılabilecek konumdaki 3 başlık da Türkiye teknik kriterleri karşılamakta zorlandığı için sürüncemede. Şu ana kadar 13 başlık açan ve bunlardan sadece bir tanesini kapatabilen Türkiye’nin müzakere sürecinin geleceğini limanların Rum gemilerine açılmasıyla ilgili gelişmeler belirleyecek. Türkiye 1963’te Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyeliğine ilk başvurduğunda Hırvatistan henüz Yugoslavya’nın parçasıydı.

Milliyet, 24-05-2011 07.09 (TSİ)

ABHaber Analiz-Türkiye’nin AB üyeliğine niçin karşı çıkılıyor ?

Türkiye'de son günlerde bir AB üyesi ülkenin bakanının Türkiye'nin AB üyeliğine birlik karar alma mekanizmalarında Türkiye çoğunluğu ele geçirecek diye karşı çıkılıyor açıklaması tartışma konusu oldu.Ancak bu argümanın AB'yi izleyenler için pekde geçerli bir argüman olmadığını söylemek gerekiyor.Türkiye'nin AB üyesi olması durumunda AB'de çoğunluğu ele geçirmesi mümkün değil.İşte ABHaber bu tartışmalar ışığında niçin Türkiye'nin AB yeliğine karşı çıkıldığını mercek altına aldı.

Aslında 1959’larda başlayan Türkiye AB süreci bugünlerde can çekişiyor.Komünist bloku ülkelerinin son 15 yılda AB kriterlerini doğru dürüst karşılamadan birbiri ardına üye yapıldığı AB’de Türkiye konusunda niçin ayak sürülüyor. Sorunun net cevabı ise,birkaç AB üyesi emperyal ülke Türkiye’nin AB üyeliğine stratejik gerçeklerle karşı çıkıyor.Türkiye ile mevcut pastayı (hem Avrupa hemde uluslararası alanda) paylaşmak istemiyorlar.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin aslında dışarda (kamuoyu önünde) diğer AB üyelerinin Türkiye’yi desteklediğine bakmayın bunların hiçbiri Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemiyorlar sözünün altının çizilmesi gerekiyor.Maalesef Sarkozy doğru söylüyor.Kamuoyu önünde Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen ülkelerin çoğu aslında desteklemiyor.

Bugüne kadar insanlığın bulduğu en iyi müktesebat olan AB müktesebatına uyum sağlayan tüm ülkeler zenginleşti.Refah düzeyi yükseldi.Ne kadar ileri demokrasiye sahipseniz ekonominiz o kadar ilerliyor ve büyüyor.Örnekleri karşısınızda işte AB üyesi ülkeler ve ABD.Daha şeffaf bir yönetim biçimine,siyasi ve ekonomik bir yapıya kavuşuyorsunuz.

AB’nin emperyal ülkeleri Türkiye’nin AB üyeliği yerine, darbeler,veya ılımlı veya tam dini model,buda olmazsa diktatörler tarafından yönetilmesini arzu ediyor.Bu sistemlerle yönetildiğiniz zaman sonunuz da belli.Çıkış yoluda yok.Sonunuz açıkcası hüsran.Sonuçta bu sistemlerle yönetilen ülkelerin sonu her zaman hüsran oldu.Canlı örnekleri o kadar çok ki saysanız bitmez.Hıristiyan, Ortadoks,Hindu ve Yahudi dinleri demokasiyle birarada yaşayabilir.Ama Müslümanlar yaşayamaz sylemleri gibi.Türkiye’de niçin yıllardır havanda su dövülüyor. Birileri askeri ihtilalleri,diğerleri ılımlı veya tam dini modelleri savunuyor.

Sevgili ABHaber okurları bunların hepsi boş şeyler.Canli örnekleri karşısınızda (Ortadoğu,Orta Asya,Magrep ülkeleri vs...).Bakın bu modellerin hepsi denenmiş Hiç birinde başarılı olunamamış.Ülkeler tarımar olmuş.Sorun bakalım bugün hangi dünya ülkesi askeri yönetimlerle istenilen bir yere gelmiş.Cevap hayır.Peki bugün dünyada hangi bir ülke ılımlı veya tam dini devlet modeliyle bir yere gelmiş.Cevap hayır.Yok böyle bir şey.Bu modellerin hepsi denendi ama başarılı olunamadı.Olmuyor.Olmuyor. Olmuyor.Bu başarısız olan örnekleri (ülkeleri) Türkiye’nin etrafında,Asya’da Latin Amerika’da daha net görebilirsiniz.Peki yaşayabilir ve başarılı olmuş şu anda dünyada yaşayabilir model hangileri diye sorarsanız. Sadece Avrupa ülkeleri ve ABD sayılabilir.Başka örnek alıp başarılı olabileceğiniz bir model yok.O zaman hala Türkiye’de niçin başarılı olmamış modeller üzerinde boşuna yıllardır tartışma yapılıyor ?

AB’nin emperyal ülkeleri Türkiye’nin kendi sistemlerine adapte olduğu zaman küresel güç olacağını Türklerden daha iyi biliyor.İşte bunun için methodik bir şekilde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktılar ve engellediler.Karşı çıkmanın bir başka noktası ise AB fonlarından (daha önce) Türkiye’ye para aktarılarak Türkiye’nin gelişmesini istemediler.Maalesef bunların hepsi real politik ve net bir şekilde ortaya çıkmış konulardan bahsediyoruz.

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkılan önemli bir argüman ise din ve kültür uyuşmazlığı söylemleri.Yine bazı AB üyesi emperyal ülkeler Avrupa halkını Hristiyanlık değerleri etrafında toplayarak emellerine daha rahat ulaşabileceklerini düşünüyor.Ancak bu görüşü savunan tek bir emperyal AB ülkesi bulunuyor. Peki Türkiye’den ne isteniyor.

AB’nin emperyal ülkeleri kendileri gibi siyasi ve ekonomik sistemi benimsemiş Türkiye’nin kendi iç sorunlarından kurtularak, Ortaoğu Afrika,Asya vs... ilgilenerek kendi pastalarından pay almasını istemezler. Bu açıdan bu ülkelerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarının temel nedenlerinden biri budur.Gerisi ise bunlara maske oluşturmak için ortaya konan argümanlardır.O zaman bu argümaların sıralayalım

-Türkiye AB üyesi olursa AB’de çoğunluğu sağlayacakmış.Yok böyle bir şey Türkiye’nin tek başına AB’de çoğunluğu sağlaması söz konusu bile olamaz Avrupa Parlamentosu toplam kaç kişiden oluşuyor 736, işte bu 736 milletvekili ülkelerin nüfuslarına göre belirleniyor. Yani herkes nüfusları oranında temsil ediliyor. Bu arada en fazla nüfusu olan ülkenin milletvekili sayısı ki Almanya 82 milyon,99. Yani en fazla üye onun.Türkiye üye olsa ve nüfusu Almanya'yı geçse bile alabileceği en fazla milletvekiliği sayısı 99, peki 736 kişide 99 kişi çok mu? O zaman çoğunluk mu olmuş oluyoruz?

-AB’nin sınırları Boğazlarda bitiyor.Türkiye’nin çok ufak bir bölümü Avrupa’da deniliyor.Peki AB üyesi Kıbrıs ve Malta’ya ne demeli.Kıbrıs’ın Lübnan,Suriye,Mısır ve İsral ile sınırı bulunuyor.Malta’nın ise Kuzey Afrika ile sınırı bulunuyor.Türkiye üye olursa AB’nin sınırı Ortadoğu’ya dayanacak diyorlar.Ama AB’nin sınırı 2004’den beri Ortadoğu’ya ve kuzeyAfrika’ya dayanmış durumda.

-Türkiye üye olursa Fas’da üye olacakmış.Türkiye’nin AB ile imzaladığı ilk anlaşma Ankara tarih 1963.O zaman AB üyelerinin yüzde 80 üye bile değildi.

-Türkiye fakir.OECD rakamları ise bu konuda herkese cevap veriyor.Türkiye Avrupa kıtasının 6.ekonomisi.

-Nüfusunun çokluğu.Son Eurobarometre’nin raporunda görüleceği üzere Türkler artık Avrupa ülkelerinde çalışmak istemiyor.Bu konuyla ilgili AB çıkış yolu bulabilirdi Türkiye’de bunu destekleyebilirdi.Yani tam üyelikden sonra 10 veya 15 yıl geçiş süresini Türkiye AB üyeliği karşısında kabul edebilirdi.

AB ülkeri nasıl bir Türkiye arzu ediyor

AB’nin emperyal ülkeleri hiç bir zaman Türkiye’nin Müslüman dünyasıyla Batı arasında köprü rolünü oynamasını istemez.Müslüman dünyasıyla Avrupa (Batı)arasında tampon rolünü oynamasını ister.Ortadoğu veya başka bir kıtada Türkiye’nin arabuluculuğa soyunmasını hoş karşılanmaz.Ermeni soykırımının kabul edilmesi veya Ermeni Türk yakınlaşması işlerine gelmez.Kıbrıs adasının verilmesi, Akdeniz ve Ege’nin Yunan denizi olmasını Ankara’nın kabul etmesi istenir.Son yıllarda Türkiye’nin ekseni kaydı veya Türk dış politikası iflas etti gübü söylemler.Yine bu emperyal güçler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getiriliyor.

Sevgili ABHaber okurları gerçekler bunlar.Bakın bunlar çıkıp söylenemez.Ama AB’de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı politikanın (AB'yi yöneten birkaç ülke) temelinde bunlar vardır.Geriside teferuattır.Hiç bir ülkenin dostu veya düşmanı yoktur.Bunu herkesin iyice anlamsı gerekiyor.Ülkelerin çıkarları vardır.Yani kimse Türkiye’nin çıkarını düşünmez.Buda gayet normaldir.Bugüne kadar AB cephesinde (AB’ni emperyal ülkelerinin oynadığı oyun) yazılan senaryolar maalesef (1970’li yılların ortasından itibarıyle) görev yapan hükümetler,sivil ve askeri bürokratlardan iyice anlaşılmadı ve oynanan oyun bozulamadı.Tam tersine senaryonun bir parçası olundu.Maskeler tam olarak düşürülemedi.Son Schengen ve euro krizinde bazı AB üyelerinin emperyal yüzleri daha açık bir şekilde ortaya çıktı.Böylece bu ülkelerin AB’yi kendi emperyal çıkarları için bir basamak olarak kullandığı da daha net görümeye başlandı.

Türkiye niçin AB’ye üye yapılmak istensin.İşte Yunanlılar 20 yıl Ankara'nın AB üyeliği sürecini vetoladı.Şimdide Rumlar ve Avusturyalılar kullanılarak Türkiye’nin müzakere süreci kesilmeye çalışılıyor.Yarın bir başla küçük ülke de Türkiye’nin önüne çıkarıverilir.

Sevgili ABHaber okurları Türkiye’nin AB üyeliği ulsulararası anlaşmalardan kazanılmış bir haktır.Birkaç emperyal AB üyesinin lütfuna kalmış bir şey değildir.O açıdan Türkiye’nin ısrarla hakkını araması ve alması gerekiyor.

Mısır, Tunus, Suriye, Libya, Irak’daki yönetimler AB’nin emperyal güçleri tarafından Türkiye’de özlenen yönetim biçimleridir.Bu yönetimler sayesinde böylece zamanı geldiğinde bu ülkelerde müdahaleyi haklı kılabilecek ortam oluşturulmaya çalışılıyor.Şimdi AB’deki bazı emperyal ülkelerin oynadığı tüm oyunlar net bir şekilde görülüyor ve anlaşılıyor.Görüleceği üzere Türkiye'de insanlar sabah akşam tv ve gazeteler aracılığıyla başarısız olmuş ve emperyal güçlerin sömürgesi olmuş ülke modellerini boşuna savunmaya kalkmasın.Bizden söylemesi.Türkiye’deki artık herkesin demokrasiyi,serbest pazar ekonomisini,hukuk devletini,din,vicdan,düşünce ve ifade özgürlüğüyle din ve devlet işlerinin biribirinden ayrılmasının ne kadar önemli olduğunu artık iyice görmesi gerekiyor.

ABHaber, 24-05-2011 14.00 (TSİ)

Montag, 23. Mai 2011

Yunanistan'ın parası kalmadı

Yunanistan AB/IMF kredisinin yeni dilimini alamazsa, elindeki nakit 18 Temmuz'da bitecek ve ülke borçlarını ödeyemez duruma gelecek.

Yunanistan'ın halen iki aydan daha kısa bir süre yetecek kadar nakdi var. Yunan Kathimerini Gazetesi'ne göre, Yunanistan AB/IMF kredisinin yeni dilimini alamazsa, elindeki nakit 18 Temmuz'da bitecek ve ülke borçlarını ödeyemez duruma gelecek. 12 milyar Euro'dan oluşan yeni kredi diliminin, gözden geçirmenin başarıyla geçilmesi halinde Haziran sonunda serbest bırakılması bekleniyor.

Ancak Yunanistan'ın bütçe kısıntısı hedeflerinin gerisinde kalması, yeni dilimin verilmemesi riskini doğurdu.

PAPANDREU: SENARYOLAR HAKKINDA KONUŞMAYACAĞIM

Bu arada Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu, Yunanistan için borç yeniden yapılandırmanın gündemde olmadığını söyledi. Yunanistan'ın Ethnos Gazetesi'ne demeç veren Papandreu, şu an işlerine odaklandıklarını ve senaryolar hakkında konuşmayacaklarını belirtti. Papandreu, finansal desteğin sürmesini sağlayacak her türlü tedbiri alacaklarını ifade etti.

VERGİ ARTIRMA PLANI

Yunan basınında çıkan haberler, hükümetin kamuda maaşları daha da düşürmeyi ve vergileri artırmayı düşündüğünü gösteriyor.

FITCH NOT KIRDI

Öte yandan Yunanistan'ın kredi notu düşmeye devam ediyor. Fitch, Yunanistan'ın notunu üç basamak birden düşürerek, B+'ya indirirken görünümü yine negatif olarak belirledi. Böylece Fitch, Yunanistan'ın notunu, S&P ve Moody's ile aynı düzeye çekmiş oldu.

Sabah-Ajanslar, 23-05-2011 12.19 (TSİ)

Tageszeitung:Merkel’in ‘Tembel Güney Avrupalılar’ masalı

AB’nin yoksul ülkelerinde Alman karşıtlığı yayılıyor

Almanya Başbakanı Merkel, seçmenlerine ve vergi yükümlülerine her şeyi açıkça söylemek yerine, yani böylesi finansal yardımların tembel müflislere cömertçe saçılan bir armağan değil, gayet iyi bilinen o ünlü Alman çıkarlarına uygun bir şey olduğunu ilan etmek yerine, popülist bir retoriğe oynuyor.

DANIEL BAX

Portekizliler çok mu erken emekliye ayrılıyor? İspanyolların izin dönemi çok mu uzun sürüyor? Yunanlılar, içe içe sarhoş olurken buradaki annneannemizin küçük evini de mi bitiriyor? Hayır, bunların hepsi aslı astarı olmayan klişeler. Peki, olan biteni çok daha iyi bilmesi gereken Almanya Başbakanı, neden bu klişeleri ısıtıp duruyor? Ve neden şimdi?

İsteyen, işe yaradığını kanıtlamış bir modeli hemen teşhis edebilir. Başbakan Merkel, önce, Sarrazin (ç.n. Müslüman göçmenleri eleştiren SPD üyesi) histerisi doruk noktasındayken “çokkültürlülük” (“multikulti”) projesinin başarısız kaldığını açıklamıştı. Sonra eski Savunma Bakanı Guttenberg’in doktorasındaki intihal ortaya çıkınca bu en popüler bakanına göstere göstere destek çıktı. Şimdi de Yunanlıların, İspanyolların ve Portekizlilerin Almanların sırtından tatlı hayat yaşadığı önyargısına el atmış bulunuyor.

Bild gazetesinden alacağı alkışlardan emin olabilir. Bu gazete daha önce “Yunanlılar, size zırnık yok” diye manşet atmıştı. İrlandalıları ise Merkel tedbir olsun diye anmadı, çünkü bu ülke “Tembel Güneyliler” klişesine uymuyordu.

Sağ popülistlerin işine geliyor

Merkel, sonuç olarak her şeye karşın, yine de bir rota tutturduğu için affedilebilir. AB kurtarma şemsiyesine onay vermeyi geçen yıl Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki seçimlere kadar geciktirmesine rağmen (ki bu da hiç işine yaramadı), sonunda onay verdi.

Başbakan Merkel şimdi yine Yunanistan için bir kurtarma paketi oluşturulmasının şart olduğunu biliyor.

Ama Merkel, seçmenlerine ve vergi yükümlülerine her şeyi açıkça söylemek yerine, yani böylesi finansal yardımların tembel müflislere cömertçe saçılan bir armağan değil, gayet iyi bilinen o ünlü Alman çıkarlarına uygun bir şey olduğunu ilan etmek yerine, popülist bir retoriğe oynuyor. Böyle bakınca da yan etkilerle çevrede yaratacağı hasarı sineye çekmiş bulunuyor. Çünkü böylesi ifadeler pek tehlikelidir. Şu anda Yunan hükümetinin yurttaşlarını sırtına yüklediği tasarruf programı vahşi bir şey. Merkel’in değerlendirmeleri, Yunanistan’dan Portekiz’e kadar geniş bir alanda Alman karşıtı duyguları kışkırtmaya yarıyor sadece. Öte yandan tecrübeyle sabit olan bir şey var: Böyle sloganlara el atmak, sadece sağ popülistlerin işine gelmektedir. Angela Merkel’in partisi, şimdiye kadar sağında bir partiye yer bırakmamayı başardı. Muhtemelen, Merkel’in, güneylilerin çalışmayı sevmeyen zihniyeti üzerine toptancı lafları, bu sağcı ve Avrupa’ya kuşkuyla bakan seçmenleri CDU/CSU’ya bağlamayı amaçlıyor. Bremen ve Berlin eyaletlerindeki seçimler, bu hesabın tutup tutmadığını ya da sağ popülist partilerin bu işten kârlı çıkıp çıkmayacağını gösterecektir.

Almancadan çeviren: Osman Çutsay (Tageszeitung, Almanya, 19 Mayıs 2011)


Cumhuriyet, 23-05-2011 10.31 (TSİ)

Estonya Dışişleri Bakanı:Türkiye ile vize muhafiyetinin zamanı geldi

AB ülkelerinden Estonya Dışişleri Bakanı Urmas Paet, “Türkiye ile vize muafiyetinin zamanının geldiği”ni vurgularken, Türkiye’nin, AB’nin vize uyguladığı tek aday ülke olduğuna dikkat çekerek, bu durumu “iki yüzlülük ve haksız” olarak niteledi. Paet, “Avrupa Komisyonu’nu, Türkiye ile vize liberalizasyonuna ilişkin bir yol haritasını sunmaya çağırmanın zamanının geldiğinin” altını çizdi.

Urmas Paet, EUObserver tarafından “Türkiye ile Vize Muafiyeti Zamanı” başlığı ile yayımlanan geniş makalesinde, AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin halen her zamandan çok karmaşık olduğunu savundu. Pazartesi günü yapılacak AB Dışişleri Konseyi toplantısında Türkiye ile gelecekteki ilişkilerin tartışılması için fırsat oluşturduğu söyleyen Paet, Türkiye ile hem dış politikası hem güvenlik konularında daha yakın bir iletişim gereğinin altını çizdi.

-“TÜRKİYE GÖÇ SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE HAYATİ ROL OYNAMALI”-

“Arap Baharı” konusunda da Türkiye’nin taşıdığı öneme vurgu yapan Paet, giderek artan biçimde göçmenlerin, Türkiye üzerinden AB’ye ulaşmaya çalıştıklarını belirterek, “Açık ki Türkiye, bu sorunlara çözüm bulmada hayati bir rol oynamalı” dedi.

Estonya Dışişleri Bakanı, vize muafiyetinin aday ülkelere sağlanmasının “doğal” gibi göründüğünü, ayrıca AB’nin bu tür uygulamalarının, görünür gelecekte AB üyesi olma olasılığının bulunmayan birçok ülke ile bulunduğunu anımsattı.

-“TÜRKİYE İLE VİZE MUHAFİYETİ NEDEN AB’DE HALA TABU?”-

Makalesinde “Türkiye’nin Avrupa ile güçlü ekonomik ve kültürel entegrasyonu dikkate alındığında AB’de vize muafiyetinin neden hala tabu olduğu sorusu gündeme geliyor” diye yazan Urmas Paet, Türkiye ile sorunun, Türkiye üzerinden AB’ye girmeye çalışan göçmenlerin oluşturduğunu belirtti.

Paet, bu bağlamla Türkiye ile AB arasında müzakereleri tamamlanan “Geri Kabul Anlaşması”na değinirken Türkiye’de göçmenler konusunda AB’nin destek sağlamasının gereğine vurgu yaptı.

-“AB TÜRK VATANDAŞLARINA DAHA AÇIK OLMA İSTEĞİNİ GÖSTERMELİ”-

Avrupa’nın Türk vatandaşlarına “daha açık olma isteğini göstermesi şart olduğunu” da vurgulayan Urmas Paet, AB Adalet ve İçişleri Bakanlarının Şubat ayında, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye ile vize diyalogunu başlatma niyetini not aldığını anımsatarak, “Bu sözünü yerine getirmek ve AB ite Türkiye arasında vize muafiyetine yönelik somut adımların atılması için uygun zamanının geldiğini hissediyorum” dedi. Letonyalı Bakan, Türkiye’yi kastederek şunları da yazdı:

-“İKİ YÜZLÜLÜK, HAKSIZLIK”-

“Vatandaşları, Avrupa Birliği’ni ziyaret ettiklerinde vize başvurusunu yapmaları gereken tek aday ülke. Bu durum, Avrupa Birliği’nin, görünürdeki gelecekte Avrupa Birliği’ne katılmayı isteksiz veya olanağı bulunmayan üçüncü ülkelerle ciddi vize muafiyet müzakerelerini yaptığı bir dönemde iki yüzlülük ve haksız gibi görülüyor.”

Estonya Dışişleri Bakanı, AB ve Türkiye’nin artık daha fazla zaman kaybetmemesi gerektiği inancını da dile getirdiği makalesinde vize konularında ilerlemenin sağlanmasının adeta durmuş olan katılım müzakerelerine de katkıda bulunacağını savundu.

-“VİZE İÇİN YOL HARİTASI SUNULMALI”-

AB’nin, ciddi alınması için verdiği sözlerini yerine getirmesini de isteyen Paet, “Bu nedenle Avrupa Komisyonu’nu, Türkiye ile vize liberalizasyonuna ilişkin olarak, açık biçimde tanımlanan koşulların temelinde vize özgürlüğü olasılığını öneren bir yol haritasını sunmaya çağırmanın zamanı geldi” sözlerini de kullandı.

Estonyalı Bakan, makalesine son verirken de, “Kendimize, iki yüzlü olmaya ve AB’nin genişleme ve vize politikası ile kumar oynamaya izin veremeyiz” sözlerini kullandı.

Anka, 22-05-2011 13.35 (TSİ)

Montag, 16. Mai 2011

Türkiye'den AB'ye MEB konusunda yazılı bildirim

Türkiye’nin Kıbrıs’ın batısında bulunan deniz bölgesine ilişkin taleplerde bulunduğu ve bu taleplerini AB’ye yazılı olarak ileterek Güney Kıbrıs’ın bazı ülkelerle ikili olarak Münhasır Ekonomik Bölge MEB anlaşmaları imzalamasını şikayet ettiği iddia edildi.

Fileleftheros gazetesi, “Ülkemizin MEB’sine Türk Müdahalesi…Kıbrıs’ın Batısındaki Deniz Bölgesinde Talepler İlanına İlişkin AB’ye Resmi Bilgilendirme” başlığı altında verdiği haberde, Türkiye’nin AB’ye “Doğu Akdeniz’de 32º 16’18”E boylamının batısında yasal hakları ve çıkarlarına” ilişkin bir belge gönderdiğini yazdı.

Habere göre Türkiye, Kıbrıs’ın batısında ve Baf’ın deniz bölgesinde “deniz yetkisi” olduğunu belirterek herkesi, “tek taraflı eylemlerin yol açtığı gerilimlerden kaçınarak mantıklı olmaya” çağırdı.

Gazete, Türkiye’nin AB’ye gönderdiği belgeyi ele geçirdiğini iddia ederek, belgeyi kelimesi kelimesine yayınladığını savundu.

Söz konusu belgeye göre Türkiye özetle; Kıbrıs Rum yönetiminin Doğu Akdeniz bölgesinde 2003 yılından beridir MEB’lerin belirlenmesi ve doğalgaz/petrol aramaları yapılması konularında ikili anlaşmalar imzaladığını belirterek, Akdeniz gibi yarı kapalı bir denizde yapılacak MEB sınırlamaları ve karasuları tespitinin karşılıklı anlaşmalar ve ilgili üçüncü ülkelerin haklarına saygı çerçevesinde yapılması gerektiğini vurguluyor.

Güney Kıbrıs’ın ne hukuki ne de fiili anlamda Kıbrıslı Türkleri temsil etmediği ve doğal kaynakların kullanılması konusunda tüm ada adına müzakerelerde bulunma ve anlaşmalar imzalama hakkına sahip olmadığı belirtilen belgede, gerek bu nedenden gerekse Kıbrıs Rum tarafının bu eylemlerinin yönetim ve egemenlik gibi hassas konulara doğrudan etkisi bulunduğundan, Rum tarafının bu eylemlerinin “içi boş olmadığı” ifade ediliyor.

Belgede, Güney Kıbrıs’ın bu eylemlerinin Kıbrıslı Türklerin adanın deniz bölgelerinde mevcut haklarını peşinen hükme bağladığının altı çizilerek, konunun “bütünlüklü çözüm amacıyla devam eden müzakerelere dahil olduğu, bu yüzden de gelecekteki ortaklık hükümetinin kararına sunulmasının daha doğru olacağı” belirtiliyor.

Güney Kıbrıs’ın tek taraflı bu eylemlerine Kıbrıslı Türklerle birlikte, diplomatik ve siyasi yollarla itiraz edilmeye devam edileceği vurgulanan belgede, herkesin gerginlik yaratacak tek taraflı eylemlerden kaçınması ve Kıbrıs sorununa nihai ve bütünlüklü bir çözüm bulunması perspektifini güçlendirmeye çalışması gerektiğini ifade ediliyor.

Belgede ayrıca, Güney Kıbrıs’ın eylemlerinin sadece Kıbrıslı Türklerin haklarını görmezden gelmekle kalmayıp Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki, özellikle adanın batısındaki haklarını da çiğnediği belirtilerek, Türkiye’nin bölgede barış ve istikrarın korunmasına önem verdiği vurgulanıyor.

Gazete, Türkiye’nin söz konusu belgede ayrıca, Enerji başlığının açılması konusuna da değindiğini ve bu başlığının açılmasının “teknik olmayan sebeplerden ötürü askıda kalmasının kabul edilemez olduğunu” belirterek, Güney Kıbrıs’ın bu konudaki tutumuna atıfta bulunuyor.

STEFANU: “MEB BİZİM EGEMENLİK HAKKIMIZ”

Öte yandan Rum Hükümet Sözcüsü Stefanos Stefanu, Güney Kıbrıs’ın sözde MEB’sini idare etmesinin bir egemenlik hakkı olduğunu savundu.

Haravgi gazetesinin haberine göre Stefanu dünkü açıklamasında, Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun “Kıbrıslı Rumların Kıbrıs’ın denizdeki doğal kaynakları kullanmaları savaş sebebidir” şeklindeki sözlerini yanıtladı.

Habere göre Stefanu, Güney Kıbrıs’ın “kendi MEB’sini ve sahip olduğu her türlü doğal zenginliği idare etmesinin bir egemenlik hakkı olduğunu, bu kadar hassas bir konuda çok fazla söze ve özellikle de tehditlere yer olmadığını” ileri sürdü.

ABHaber, 16-05-2011 17.10 (TSİ)

Sonntag, 15. Mai 2011

Ruprecht Polenz:"Türkiye örnek alınabilir"

Türkiye'yi yakından takip eden Alman politikacı Polenz, Türk hükümetinin Suriye yönetimine karşı tutumunu olumlu olarak değerlendirdiğini belirtti. Polenz, Türkiye'nin Suriye siyasetini DW'ye değerlendirdi.

Federal Alman Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Ruprecht Polenz, Deutsche Welle Türkçe Servisi'ne verdiği mülakatta, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin, Ankara'nın dış politikada "komşularla sıfır sorun" görüşü çerçevesinde geliştiğini hatırlatarak, iki ülke arasında vizenin kalktığını, Suriye'nin, en önemli ticarî ortaklarından biri haline geldiğini söyledi. Polenz, Suriye’de yaşanan olaylar karşısında Türk hükümetinin iyi ilişkiler kurduğu Devlet Başkanı Beşar Esad’a tepki göstermede aceleci davranmadığına işaret etti: ”Benim izlenimlerine göre Türk hükümeti iki-üç hafta öncesine kadar bir çok konuda siyasi anlaşmalar yaptığı Beşar Esad’a hâlâ güveniyordu ve Esad’ın reformlar gerçekleştireceğini umuyordu. Fakat artık Türkiye de durumun kötüleştiğini biliyor. Zira Esad reformlar yapmak yerine, barışçıl gösteri düzenleyenlere şiddetle karşılık veriyor.”

Erdoğan'ın tutumu olumlu

Hrıstiyan Demokrat Birlik üyesi Ruprecht Polenz, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye yönelik tutumunu değiştirmesini olumlu olarak değerlendirdi: ”Artık Erdoğan’ın da Esad’ın tavrını açıkça eleştirdiği kanısındayım. Erdoğan bir anlamda kırmızı çizgilerini göstererek, Esad’ın baskı rejimi nedeniyle Türkiye’ye yönelik bir mülteci akınına Türkiye'nin çıkarları açısından izin verilemeyeceğini ifade etti. Kanımca Türk hükümeti Esad’a doğru mesajları veriyor.”

Türkiye'nin rolü

Suriye’de göstericilere yönelik şiddetin sona erdirilmesi gerektiğini vurgulayan Polenz, ülkede siyasi reformların şart olduğunu söyledi. Polenz, Suriye’de istikrarın yeniden sağlanmasında Türkiye’nin rolü olabilir mi sorusuna ise şöyle yanıt verdi: ”Türkiye, örneğin NATO’nun bir parçası, yani bizim bir parçamız. Ama elbette Avrupa Birliği ve NATO’ya üye olan ülkelerin farklı özellikleri var. Türkiye de kuşkusuz Suriye ile olan özel ilişkilerini burada kullanabilir. Fakat ben şunu da söylemek istiyorum; Almanya’nın Suriye karşısında bazı avantajları bulunuyor. Geçmişte sömürgeci bir güç olarak bölgede yer almadık, Arap dünyasında kabul gören bir ülkeyiz, biz de etkimizi kullanmalıyız.”

Federal Alman Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Polenz, ayrıca Türkiye'nin bölge siyasetinde Avrupa Birliği ile aynı tutumu izlemesi gerektiği görüşünde: "Kanımca Türk siyasetçilerle mümküm olduğunca sık bir araya gelerek, yaptığımız analizler konusunda görüş alışverişinde bulunmalı, ortak bir tutum belirlemeliyiz. Böylelikle Türkiye, Avrupa Birliği’nin Arap dünyasına ve elbette Suriye’ye yönelik ortak güvenlik ve dış politikasına dahil edilebilir ve bizimle aynı ortak tutumu izleyebilir. Bunu yapmamız gerektiğine inanıyorum.”

Türkiye’nin bölgesel bir güç haline geldiğini belirten Polenz, ancak Ankara’nın bölgede lider konumunda olmadığına dikkati çekti. Tahran ve Kahire’nin de kendini Ankara kadar bölgede etkin gördüğünü kaydeden Polenz, yine de Türkiye’nin örnek alınabileceğini söyledi: ”Bana göre Türkiye genel anlamda, istikrarlı bir demokrasinin geliştirildiğini, iyi işleyen bir ekonomik sistemin olduğunu, hukuk devletine uygun yapının bulunduğunu gösteriyor. Üstelik nüfusunun çoğu Müslüman olan bir ülkede. Bu açıdan Arap ülkeleri ile Türkiye arasında benzerlik bulunuyor. Ve bu açıdan Türkiye örneği Arap dünyası için ‘evet, biz de yapabiliriz’ anlamına geliyor.”

ABHaber, 15-05-2011 19.39 (TSİ)

IMF Başkanı cinsel tacizle suçlanıyor

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn Dünyanın en fazla ekonomik ve siyasi nüfuza sahip kuruluşlarından biri olan Uluslararası Para Fonu IMF'nin Başkanı, cinsel taciz, zorla alıkoyma ve tecavüz girişimi suçlarından gözaltına alındı.

IMF’nin Başkanı olan ve Fransa cumhurbaşkanlığına da aday olması beklenen Dominique Strauss-Kahn, ABD'de bir otel görevlisine tecavüz girişiminde bulunmak ve yasadışı olarak özgürlüğünden alıkoymak suçlarından New York'ta önce gözaltına alındı, ardından hakkında dava açıldı.

Strauss-Kahn, Cumartesi günü öğleden sonra Air France havayollarına ait uçakla Paris'e uçmasına 10 dakika kala uçağından indirilmiş ve Amerikan gümrük polisi tarafından gözaltına alınmıştı. Times Meydanı yakınındaki lüks Sofitel Oteli'nde çalışan kadın oda görevlisi, acil numaradan polisi aramış ve 62 yaşındaki Strauss-Kahn’ın cinsel saldırısından kendisini kurtardığını anlatmıştı.

Paris’te Pazar günleri yayımlanan “Le Journal du Dimanche” gazetesi, New York’tan aldığı bir ihbar sonucu gece yarısı manşetini değiştirerek, IMF Başkanı’nın tutuklandığını okuyucusuna duyurdu. Fransız politikacılar ise gelen haberler üzerine şok durumundan ancak yavaş yavaş kurtulmaya başladılar. Önümüzdeki yıl Nicolas Sarkozy’nin karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkacak olan bu adam bir tecavüzcü olabilir miydi?

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın da mensubu olduğu Sosyalist Parti’nin daha önceki cumhurbaşkanı adayı Segolene Royal, “Kanıtlar belli olmadığı sürece, her vatandaş için olduğu gibi Dominique Strauss-Kahn için de suçsuzluk ilkesi geçerlidir. Benim duygu ve düşüncelerim şu anda ailesinin ve tüm bu süreci yaşamak zorunda kalan bu adamın yanındadır” şeklinde konuşarak, olaya ilişkin kısa bir açıklama yapmakla yetindi.

Ancak sosyalistler Strauss-Kahn’ın suçsuz olduğuna inanmış gibi görünüyorlar. Öyle ki karşı safta bulunan eski sosyalist milletvekili Jean-Marie Bockel, “Bu, onun yapacağı bir iş değil. Aynı zamanda bir avukat olarak benim bugünden daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok!”şeklinde konuştu.

Görevli kadın polise ifade verdi

New York Times gazetesinin muhabiri Al Baker, 32 yaşındaki kadın otel görevlisinin, kendisine boş olduğu söylenen odayı temizlemek üzere girdiğini, daha sonra Strauss-Kahn'ın banyodan çıktığı ve kendisini kovalayarak yatak odasına zorla sürüklediği ve cinsel saldırıda bulunmaya başladığı yönünde ifade verdiğine yer verdi. İfadede ayrıca, Strauss-Kahn’ın o sırada kurtulmayı başaran kadın görevliyi tekrar yakaladığı, bu sefer banyoya sürüklediği, o esnada kadın görevlinin Strauss-Kahn'ın saldırısından tekrar kurtulmayı başardığı ve odadan kaçtığı da yer alıyor.

Fransa’da geçtiğimiz aylarda düzenlenen anketlerde Dominique Strauss-Kahn politikacılar arasında önde gidiyordu. Gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde de Nicolas Sarkozy’i alaşağı edeceği tahmin ediliyordu. Anketi düzenleyenler, New York’taki tutuklama haberine rağmen bu durumun böyle kalabileceğini söylüyorlar ve Fransa’nın özel hayat ile siyaseti birbirinden ayıran tek Avrupa ülkesi olduğuna işaret ediyorlar.

Strauss-Kahn hakkında 2008 yılında da, IMF'de çalışan bir kadın görevli ile girdiği aşk ilişkisi yüzünden soruşturma açılmış ve IMF Başkanı bu olaydan ötürü herkesten özür dilemişti. Bu arada gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde Strauss-Kahn ile başabaş yarışması beklenen aşırı sağcı Marie Le Pen, sosyalistlerin adayı Strauss-Kahn’ın kadın ilişkilerini gazetecilerin yakından bildiğini söyleyerek, olaya yeni bir boyut daha katmaya çalıştı.

Dw-Ajanslar, 15-05-2011 18.00 (TSİ)

Güler Sabancı:“Türkiye’nin AB üyeliği kaçınılmazdır"

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Türkiye’nin AB üyeliğinin kaçınılmaz olduğunu bildirdi.
Sabancı Holding’den yapılan yazılı açıklamaya göre Güler Sabancı, Avusturyalı ünlü ekonomist Joseph A. Schumpeter anısına verilen "Schumpeter Ödülü"nü almasının ardından Avusturya’nın önde gelen gazetelerinden Die Presse’ye konuştu.

Sabancı, "Türkiye, Avrupa’nın Kaderi" başlığı ile yayımlanan röportajda, AB ve Türkiye’de kadının konumuna ilişkin görüşlerini paylaştı.

Röportajda yöneltilen "Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin AB üyeliğine çok karşı. İyimserliğinizi yitirmiyor musunuz?" sorusuna Sabancı, "Önemli olan varılacak yer değil, alınan mesafe... Süreç, sonuçtan daha önemli.

Demokratikleşme ve insan hakları noktasında bu süreç önemli ama AB’ye demokrasi ve rol model olması açısından halen inanıyoruz. Her ülkenin kısa vadeli iç politikaları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Seçimler çok şeyi değiştirebilir.

Fransa’da Sarkozy seçildi ve ilişkiler soğudu ama yine seçim olacak.

Demokrasilerde sabır gerekir ve iyimser olmak da hepimizin görevidir" yanıtını verdi.

Sabancı, Türkiye’nin ekonomik durumu açısından AB konusunu değerlendirirken, Avrupa’da halen bir finansal kriz yaşandığını, ulusal borç ile ilgili sorunların bu krizin bir sonucu olduğunu, ancak Türkiye’nin krizi iyi atlattığını belirterek, "Türkiye’nin gösterdiği büyüme çok cesaret vericidir ve demografik gerçekler bizim için açık. 2050 yılında AB’de 70 milyon daha az işçi olacak. AB’ye girme bizim kendi kaderimiz. Bu da AB’nin daha fazla entegrasyona, daha fazla çeşitliliğe, daha fazla enerjiye ve taze kana ihtiyacı var demektir.

Aksi takdirde AB statik bir müze olur. Türkiye’nin AB üyeliği kaçınılmazdır" görüşünü dile getirdi.

Türklerin çoğunluğu gibi kendisini bir Avrupa vatandaşı olarak gördüğünü ifade eden Sabancı, "Bizim Avrupa’da 700 yıllık bir geçmişimiz var. Birlikte çalışırsak, hem Avrupa’nın, hem de Türkiye’nin bunun faydalarından yararlanacağı çok açık. Avrupa şirketleri Türkiye’de yoğun yatırım yapıyor. Bu ilişki örnek bir bağdır" dedi.

Sabancı, Türkiye’de kadının konumuna ilişkin görüşlerini açıklarken de kadınlar için global iş dünyasında çok büyük zorluklar bulunduğunu, ancak üst düzey yönetici konumundaki kadınlara ilişkin istatistiklere bakıldığında Türkiye’de yüzde 26 olan oranın dünyada yüzde 20 ve Türkiye’nin sahip olduğu bu oranın İngiltere, Almanya ve Fransa’dan da yüksek olduğunu kaydetti. Sabancı, "Ama genel olarak bizim kadınlarımızın sadece yüzde 27’si, Avusturya’da ise kadınların neredeyse yüzde 70’i çalışıyor. İstanbul ve İzmir’de kişi başına düşen gelir yüksek, farklı. Biz ne zamanki Avusturya’daki kişi başına düşen GSYH’a ulaşırız, kadınların iş gücüne katılım oranı da o zaman daha gelişir" ifadesini kullandı.

Ajanslar, 15-05-2011 16.00 (TSİ)

Avrupa Konseyi Akil İnsanlar Grubu Raporu:'Müslümanlara Karşı Düşmanlık Giderek Artıyor' (orjinal tam metin)

Türkiye'ninde tam üyesi olduğu Avrupa Konseyi bünyesindeki Akil İnsanlar Grubu’nun hazırladığı son rapora göre Avrupa’da Müslümanlara yönelik düşmanlık artıyor.Rapor, İslam’ın giderek daha fazla tehdit olarak algılandığına dikkati çekiyor. Akil İnsanlar Grubu’nun üyelerinden birisi de Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu.

'Birlikte Yaşamak' başlığını taşıyan raporda Avrupa'da farklı gruplara duyulan tahammülsüzlüğün altının çizildiğini belirtiyor. Bu grupların başında Müslüman nüfusun geldiğini vurgulanıyor.

"Avrupa'da Müslüman karşıtı söylemlerle oy toplayan siyasi partilerin popülaritesi giderek artıyor" diyen Kadıoğlu Amerika'nın Sesi'ne,11 Eylül saldırılarından sonra Müslümanların durumunun "güvenlik" konusuyla daha fazla ilişkilendirilir hale geldiğini anlattı.

Raporda Avrupa'da siyasi liderlik sorununun da olduğuna işaret ediliyor.

ABHaber raporu yayımlıyor:

http://www.coe.int/t/dc/files/source/20110511_Report_GEP_en.doc

Daha fazla bilgi için :

http://www.coe.int/t/dc/files/events/groupe_eminentes_personnes/default_EN.asp?

https://wcd.coe.int/wcd/ViewDoc.jsp?Ref=PR416(2011)&Language=lanEnglish&Ver=original&BackColorInternet=F5CA75&BackColorIntranet=F5CA75&BackColorLogged=A9BACE

Prof.Kadıoğlu'nun röportajı için:

http://www.coe.int/t/dc/files/events/groupe_eminentes_personnes/itw_kadioglu_en.asp

Samstag, 14. Mai 2011

AB'den Türk Ekonomisine Övgü

Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye'nin 2011 yılı büyüme tahminini yüzde 4.5'ten 6.1'e yükselterek, Türkiye ekonomisini övdü.
14 Mayıs 2011 Cumartesi, 18:24

İlişkili Haberler
AB Danimarka'yı Uyardı
AB'de Shengen Krizi
AB Genişleme Komiseri'nden Açıklama
AB Üyeleri Suriye Konusunda Uzlaştı
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, Türkiye'nin 2011 yılı büyüme tahminini yüzde 4.5'ten 6.1'e yükselterek, Türkiye ekonomisini övgüye değer bulduğunu açıkladı.

AB Komisyonu'nun Bahar Ekonomik Tahminler Raporunda, "Son 10 yılda Türkiye'nin mali konsolidasyonu etkileyici bir başarı hikayesidir" ifadesine yer verildi.

Raporda, Türkiye'nin geçen yıl yüzde 8.9'u yakalayan güçlü ekonomik büyümesinin bu yıl biraz hız keserek süreceği belirtilirken, işsizlik oranındaki düşüş, kredilerdeki artışve kapasite kullanım oranlarıyla tüketici ve iş dünyası güven endekslerinin güçlü büyümenin devamına işaret ettiği vurgulandı.

CARİ AÇIK ARTABİLİR

Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki çalkantıların ihracatının yüzde 20'sini bu bölgeye yapan Türkiye'yi kısmen olumsuz etkileyebileceği belirtilen , enerji fiyatlarının ve canlı iç talebin cari açığı önemli oranda artırdığı ve ekonomide bazı aşırı ısınma işaretlerinin görüldüğü aktarıldı. Raporda, Türkiye'nin yılın ikinci yarısında daha kısıtlayıcı para ile maliye politikasına yönelebileceği ifade edildi.

Türkiye'nin borç yükünü azaltmakta yakaladığı başarıdan övgüyle bahsedilen raporda, "Son 10 yılda Türkiye'nin mali konsolidasyonu etkileyici bir başarı hikayesidir. Hükümet 2001'deki krizin ardından yüzde 75'e ulaşan kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranını bugün yüzde 40'lara indirmeyi başardı. Genişleyici mali politikayla 2009 yılında kötüleşen kamu maliyesi 2010 yılında yeniden iyileşti ve 2011 yılının başlarında da iyileşmeyi sürdürüyor" tespiti yapıldı.

TÜRKİYE YİNE BÜYÜME ŞAMPİYONU

AB Komisyonu'na göre Türkiye 2011 yılında yakalayacağı yüzde 6.1 ile AB ve aday ülkeler arasında geçen yıl yakaladığı büyüme şampiyonluğunu sürdürecek. AB içinde Türkiye'ye en yakın büyüme oranları yüzde 5'le Litvanya, yüzde 4.9'la Estonya, yüzde 4.2 ile İsveç ve yüzde 4'le Polonya'da kaydedilecek. Rapora göre bu yıl AB'nin ortalama büyüme oranı yüzde 1.8 ve Euro Bölgesi'nin ortalama büyüme oranı yüzde 1.6 olacak.

Eroğlu'dan Rumlara:Kıbrısın denizaltındaki zenginlikleri ortak

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Rumların 2013'de Avrupa Birliği (AB) dönem başkanı olacağını belirterek, "Bu da AB'nin bir ayıbı. Çözümlenmemiş bir konu ortada dururken, AB'ye alınması ve AB'nin başına dönem başkanı olması. Ambargoları bize uygularken büyük bir ayıp işlemektedirler." dedi.Cumhurbaşkanı Eroğlu, Sakarya Üniversitesi (SAÜ)'nde 'Beyaz Derya Düşünce ve Gelişim Topluluğu'nca düzenlenen 'Kıbrıs Gazileri ile Kıbrıs Barış Harekatı' konferansına katıldı. SAÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde düzenlenen konferansta konuşan Eroğlu, Kıbrıs üzerindeki iddialarından ne Yunanistan'ın vazgeçtiğini ne de güneyde yaşayan Kıbrıs Rum Yönetimi insanlarının emellerinin değiştiğini söyledi.

Türkiye'yi güneyden sarmak düşüncesiyle Türkiye ve Kıbrıs üzerindeki emellerine rağmen, Yunanistan'ın 'bizim böyle bir emelimiz yok' dese de 1967'de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi meclisinde alınan Enosis kararının halen daha geçerli olduğunu ifade eden Eroğlu, şöyle konuştu: "Komünist Akelin programında halen var olan Enosis kararı çıkarılmış değildir. Dolayısıyla elbette biz Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'ta kalmasını, bir anlaşmadan sonra askerin orada kalmasıyla birlikte, Türkiye'nin etkin ve fiili garantisinin devam etmesi bizim kırmızı çizgimizdir, vazgeçemeyeceğimiz isteklerden bir tanesidir."

Kıbrıs'ın stratejik ve önemli bir ada olduğunu kaydeden Eroğlu, Kıbrıs'ın karasularında gaz zenginliği tespit edildikten sonra Amerika'daki bazı şirketler Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye gibi bazı ülkelerle anlaşma yapıldığı bir zamanda Kıbrıs'ın stratejik öneminin daha da arttığını dile getirdi. Bu sularda, Kıbrıs Türkünün de Türkiye'nin de hakları bulunduğunu söyleyen Eroğlu, "Geçen toplantıda söyledim, eğer sadece bu denizaltı zenginliklerinden sizin hakkınız var diye düşünüyorsanız bu, ileride savaş nedeni bile olabilir." dedi.

"GÜNEY SİLAHLANIYOR"

Kıbrıs'ta bulunan 40 bin civarındaki askerin garantileri olduğunu vurgulayan Eroğlu, şunları söyledi: "Çünkü güney habire silahlanıyor. Hem benimle anlaşma müzakereleri sürdürüyor, bir taraftan da silahlanıyor ve Kıbrıs'ta ilk anda kullanılacak bir güce sahip olmakla da övünüyorlar. Onların şükür yortuları vardır. O yortu öncesinde Hristofyas, Türkiye'ye karşı savaşabiliriz gibi konuşmalar yapmış. Benim verdiğim cevap şu; bu silahlanma Kıbrıs Türkü içinse fazladır, ha Türkiye içinse çok cılız kalır. Yani 70 milyonluk Türkiye ile savaşabileceğini düşünüyorsa demek ki geçmişte yaşananlardan ders almış değildir. 100-200 tankına güvenerek bir çılgınlık yapması halinde başına neler gelebileceğini, geçmişte başına gelenlerden hatırlaması gerekir diye sözlerimiz zaman zaman da oluyor. Elbette o denizlerde Türk gemileri eksik olmayacaktır."

İki taraf arasında anlaşma olsa da Kıbrıs'ın Türkiye'nin milli davası olduğunu ifade eden Eroğlu, "Yapacağımız anlaşmanın 1960 anlaşmasına benzememesi için çok dikkatli davranmamıza rağmen, ileride Rumların ne yapacakları bilinmediği için diyoruz ki Türkiye'nin etkin ve fiili garantisi devam etmelidir. Kıbrıs'ta bugün iki halk vardır. İki halktan birinin temsilcisi olarak görüşmeleri sürdürüyorum.Türkiye'nin Kıbrıs'ta hakları vardır. Yunanistan'ın ve Rumların hakları değil, Kıbrıs Türkünün ve Türkiye'nin menfaatlerini gözeterek müzakereleri sürdürüyorum. Kıbrıs Rum halkını memnun etmek diye bir düşüncem olmaz ama her iki ülke halkının da evet diyeceği bir anlaşma. Bir Annan planı çıktı. Anan Planı'na Rum tarafı 'hayır' dedi. Bana göre Anan planı Rumlar için fevkalade menfaatlerine uygun bir anlaşmaydı ama reddettiler." şeklinde konuştu.

"KIBRIS'TA TÜRK HALKININ HUZUR VE GÜVEN İÇİNDE YAŞAYABİLECEĞİ BİR ANLAŞMA İSTİYORUZ"

Rum tarafının Türkiye'den gelen ve KKTC vatandaşı olanların geri gönderilmesini düşündüğünü anlatan Eroğlu, şunları ifade etti: "Ben şu anda KKTC'nin Cumhurbaşkanıyım. Bu devletin hükümeti vardır. Meclisi vardır. Dolayısıyla bir anlaşma oluncaya kadar icraatlar yapmaktadır. Bu icraatların içinde vatandaşlık vermek de vardır. Dolayısıyla KKTC vatandaşı olanların haklarını bu müzakere masasına koymak benim görevimdir. Vatandaş olmayla ilgili senin konuşmana müsaade edemem. Şimdi Türkiye'den gelen ve KKTC vatandaşı olanların geri gönderilmesini düşünüyorlar. Bir anlaşma oluncaya kadar benim ülkemin yapmış olduğu icraatlar bana göre geçerlidir. Bunun hesabını da sen bana soramazsın. Türkiye'den gelen insanlar benim geldiğim yerden gelen insanlardır. Ben de Türkiye'den geldim. 74 öncesi ile 75 sonrası Türkiye'den gelen arasında bir fark yoktur. Bu insanlar benim gibi Türk. Bu insanlarla bayramlarımız, dinimiz, dilimiz ve kültürümüz bir. Dolayısıyla siz bizim bu insanlarımıza ayrı bir muamele yapamazsınız. Evet biz Kıbrıslıyız. Kıbrıs'ta doğduk, büyüdük. Ama nereden geldiğimizi biliyoruz."

Kendilerinin de Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin de anlaşma istediğini vurgulayan Eroğlu, "Kıbrıs'ta Türk halkının huzur ve güven içinde yaşayabileceği bir anlaşmayı anavatanımız Türkiye hükümetleri de istemektedir. Ama huzur ve güven içinde yarınım ne olacak? Sorusunu sormayacak bir anlaşma ile sonuçlanırsa müzakereler buna evet der Türkiye'de. Aksi taktirde Kıbrıs Türk halkının geleceğini karanlığa atacak, Rum'un insafında yaşamaya mahkum edecek bir anlaşmaya Türkiye'nin hiç bir hükümeti onay vermez. Biz diyoruz ki anlaşmaya varmanın koşulları Türkiye'nin fiili garantisi devam edecektir. Bu, net ve açık. 1974 öncesi yaşananları örnek alacağız. Onlardan dersler çıkartacağız. Onların yaşanmaması için tedbirler alacağız. Türkiye'nin garantisi de bunların bir tanesidir. Bugün var olan gerçekler vardır. Nedir bu gerçek? Güneyde bir devlet var. Kuzeyde bir devlet var. Bu gerçeği de dikkate alarak iki bölgeli iki toplumlu, siyasal eşitliğe dayalı, eşit statüde iki kurucu devletin kuracağı yeni bir ortaklık. Bu yeni ortaklığın adı Federal Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Ama Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamı olmayacak. Siz zaten Kıbrıs Cumhuriyeti'ni işgal ettiniz. 1960 anlaşmalarında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti unutmayalım ki Türk ve Rum eşitliğine dayalı bir cumhuriyetti. Biz o cumhuriyetten dışlandık." diye konuştu.

"MÜZAKERELERİN UZAMASI GÜNDEMDE"

Üçlü Cenevre Toplantısı'nda görüşülen konulara da değinen Eroğlu, toplantıda 22 Mayısta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde ve 12 Haziran'da da Türkiye'de seçimler olduğunu ifade ettiğini belirtti. Türkiye'deki seçimlerin görüşmelerle bir ilgisinin bulunmadığını dile getiren Eroğlu, şunları söyledi:

"Türkiye'nin bugünkü tavrı neyse seçimden sonraki tavrı da odur. Dolayısıyla o ayrı bir konu. Eğer Mart sonuna kadar bir anlaşmaya varmazsak, Nisan'da seçim takvimi başlayacaktır. 22 Mayıs'ta seçimler olacak, başkanlık sistemi var orada. Hükümet kuruluncaya kadar yeniden bir zaman geçecek. Geleceğiz 2012'ye, 2012'nin ikinci yarısında Rumlar maalesef AB dönem başkanı olacak. Bu da AB'nin bir ayıbı. Çözümlenmemiş bir konu ortada dururken, AB'ye alınması ve AB'nin başına dönem başkanı olması. Bir başka ayıp, ambargoları bize uygularken büyük bir ayıp işlemektedirler. 2013 Şubat'ında güneyde cumhurbaşkanlığı seçimleri var. 2013 Şubatının sonuna kadar müzakerelerin uzaması gündemde. Onun için diyoruz ki bize adaletsiz şekilde ambargo uyguluyorsunuz. AB olarak Kıbrıs'ta bir anlaşma istiyorsanız yapmanız gereken en önemli şey, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinde olan izolasyonları kaldırmanızdır.''

Konferansa, Sakarya Valisi Müstafa Büyük, SAÜ Rektörü Muzaffer Elmas, Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Zeki Toçoğlu, AK Parti Sakarya Milletvekili Recep Yıldırım, diğer protokol üyeleri, öğretim üyeleri, Kıbrıs gazileri ve öğrenciler katıldı. Eroğlu, konferansın ardından Sakarya Valiliği'ni ziyaret etti.

Ajanslar, 13-05-2011 22.00 (TSİ)

Fransa ve Danimarka başı çekti, AB’nin 15’leri Schengen’i kısıyor

Schengen'in sonu

Fransa ve Danimarka’dan sonra Brüksel’de toplanan 15 AB ülkesinin içişleri bakanları, Avrupa’da pasaportsuz seyahat anlamına gelen Schengen uygulamasını sınırlandırma taraftarı olduklarını açıkladı.













FRANSA ile İtalya arasında Afrikalı mülteciler ile başlayan kriz, Avrupa Birliği’nin (AB) temelini oluşturan, “vizesiz Avrupa”yı da tehtid ediyor. Fransa’dan sonra Danimarka da ‘pasaportsuz seyahat’ anlamına gelen AB içinde serbest dolaşımı kaldırarak sınırlarında denetleme kararı alınca, 15 AB ülkesi, aynı yönde hareket edeceğini açıkladı. AB’nin lokomotifi Almanya, henüz kapalı kapılar ardındaki krizi kontrol altında tutmaya çalışarak Danimarka’dan sınır kontrolü kararını geri almasını istedi.

Kurallar gözden geçirilecek
AB’nin başkenti Brüksel’de önceki gün biraraya gelen AB İçişleri Bakanları, Schengen kurallarını gözden geçirmek ve gevşetme biçimini belirlemek için 9-10 haziran tarihlerinde toplanma kararı aldı. Bakanlar, sınırlarda kontrollerin yeniden başlatılması ve Schengen’in askıya alınmasının son çare olması konusunda uzlaşmaya vardı. Ancak bakanlar, bunun AB Komisyonu’nun kararıyla ve ortak hareket edilerek hayata geçirilebileceğini savundu. 15 ülke Fransa ve Danimarka’yı savunurken, aralarında Almanya’nın da bulunduğu 4 ülke karşı çıkıyor. Diğer ülkeler ise şimdilik bu konuda sessizliğini koruyor. Ortak kararı beklemeden sınır kontrollerini başlatma kararı alan Danimarka’nın Uyum Bakanı Sören Pind, “Sınırötesi suçların yarattığı sorunlar büyüyor. Schengen Antlaşması çerçevesinde gümrük kontrollerini sıklaştırarak bu sorunların bir kısmını çözebileceğimize inanıyorum” dedi.

Endişe verici bir durum
Üye ülkelerin tek başına bu tür kararlar almalarının sakıncalı olduğunu belirten Almanya İçişleri Bakanı Hans Peter Friedrich, “Bu durum dış politika değil, iç politika amaçlı. Ortaya endişe verici bir durum çıkıyor. Olağanüstü durumlarda, Schengen Antlaşması’nın AB kararı ile gözden geçirilmesi gerek” dedi. Konuyla ilgili açıklama yapılması gerektiğinin altını çizen Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, “Danimarka hükümetinin acilen ve ayrıntılı bir açıklama yapmasını istiyoruz. Serbest dolaşım hakkı ve Schengen Antlaşması, Avrupa vatandaşları için tarihi kazanımlar. Bunlar iç politikaya alet edilerek sorgulanmamalı” diye konuştu.

Karar uzlaşarak alınmalı
Schengen uygulamasının sürmesi ve korunması konusunda üyeler arasında büyük oranda uzlaşıldığını dile getiren AB Komisyonu’nun İç İşlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström, şöyle konuştu: “Üyeler tek taraflı ve uzlaşmadan kararlar alınmasını engellemek için Schengen bölgesindeki kontrollerin kapsamının netleştirilmesi gerek.”
Kavgaya neden olan Afrika’dan göç sürüyor
AB içinde sınır kontrollarıyla ilgili tartışmalar sürerken, İtalya’nın Afrika kıtasına en yakın toprak parçası olan Lampedusa adasına kaçak göçmenler gelmeye devam ediyor. Tunus’un 138 kilometre açığında bulunan Lampedusa adasına, dün sabah 166 göçmen taşıyan bir teknenin devriye görevini yapan polis botu eşliğinde adaya vardığı bildirildi. Teknedeki 166 göçmenden 9’unun kadın, 4’ünün çocuk olduğu ifade edildi. Kaçak göçmen taşıyan 5 teknenin daha polis ve sahil güvenlik birimlerince tespit edildiği kaydedildi. Yıl başından bu yana Kuzey Afrika’da başlayan isyan hareketleriyle göçmen akınına uğrayan Lampedusa için çözüm arayan İtalya, göçmenlerin çoğunun Tunuslu olması sebebiyle bu ülkeyle geri kabul anlaşması imzalamıştı. Anlaşmaya göre İtalya, Tunus ile mutabakatın sağlandığı tarihten itibaren adaya gelen göçmenleri ülkelerine geri gönderecek.
AB, Danimarka’yı mektupla uyardı
 DANİMARKA Başbakanı Lars Lokke Rasmussen’e uyarı mektubu gönderen AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, şunlara dikkat çekti:
Suç ve vergi kaçakçılığıyla mücadele için başlatılacağı açıklanan sınır kontrollerinin daimi ve yoğun bir şekilde uygulanmasının kişilerin, malların, hizmetlerin ve sermayenin AB içinde serbest dolaşımını ve Schengen Anlaşması’nı ihlal anlamına gelir.
AB anlaşmalarına göre üye ülkeler iç sınırlarda kişileri ve malları sistematik olarak kontrol edemez.
Danimarka atacağı her adım öncesinde bizimle diyaloğa girmesi lazım.
Gerekirse AB hukukunu korumak için Danimarka’ya karşı her türlü tedbiri alacağız.

Freitag, 13. Mai 2011

AP Sosyalist grup üyesi Papadopoulou:Kuzey Kıbrıs’ta dini özgürlükler ihlal ediliyor

Avrupa Parlamentosu Sosyalist grup üyesi Kıbrıslı Rum Antigoni Papadopoulou, Kuzey Kıbrıs’taki yönetimin ibadet ve diğer özgürlükleri çiğnemeye devam ettiğini ileri sürdü.

Avrupa Komisyonu'na bir mektup gönderen Papadopoulou, Kuzey Kıbrıs yönetiminin sözde kabul edilmez eylemlerini kınayarak 24 Nisan 2011 Paskalya gününde Kuzey Kıbrıs’taki Rizokarpaso’daki kilisede dini ayin gerçekleşmesine izin vermediğini iddia etti. 

Papadopoulou ayrıca, Magosa bölgesinde bulunan Aziz Thekla Kilisesinin yıkılmasını da kınad

Sächsische Zeitung:AB'deki tartışmalar ortak paydaları azaltıyor

Danimarka’nın mülteci akınından korunma gerekçesiyle sınır kontrollerine başlama planları Alman Sächsische Zeitung gazetesinde geniş yer buluyor.Haber özetle şöyle:

“Sınır kontrolleri konusunda yapılan bütün tartışmalar, Avrupa fikrinin giderek güç kaybettiğinin belirtisi. Ekonomik olarak zor zamanların yaşandığı şu günlerde ulusal bencillik, dayanışma düşüncesini bastırıyor. Schengen tartışması, Euro krizi, mali yardımlar konusundaki çekişme... AB içinde ortak paydalar azalıyor. Bu, AB’nin geleceği için hiç de iyi bir anlama gelmiyor.”

Avusturya Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Waldner:Türkiye ile 'İmtiyazlı Ortaklık'ı hedeflememiz gerekiyor

Avusturya Dışişleri Bakanlığının Yeni Devlet Sekreteri Wolfgang Waldner, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin İstanbul’daki toplantısına katıldı.Waldner,İstanbul'da Avusturya gazetesi Der Standard'a Türkiye-AB ilişkileri hakkında bir mülakat verdi.Wolfgang Waldner, Der Standard'a verdiği mülakatta AB'nin adlığı kararları görmezden gelerek AB müksebatında olmayan konuları gündeme getirmesi dikkat çekti.Waldner,Türkiye'nin AB'ye katılımı çok iyi gözden geçirilmeli dedi.İşte mülakat

SORU: Birazdan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısındaki ilk konuşmanızı yapacaksınız. Size üç dakika süre verildi. Heyecanlı mısınız?

WALDNER: Hayır, hiç heyecanlı değilim. Ayrıca dünkü ortak akşam yemeğinde zaten 40 dışişleri bakanı ve bakan yardımcısıyla tanışma fırsatı buldum. Bu çok etkileyici ve yurt dışındaki ilk görevinizde hemen bulabileceğiniz bir fırsat değildi. Buradaki Bakanlar Komitesinde önemli olan Avrupa Konseyinin “Kadına Karşı ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Sözleşmesi”dir. Bu konuya ilişkin görüşmelere önderlik yaptık. Ne de olsa Avusturya’da 1990’lı yıllardan bu yana Şiddetten Koruma Yasası var. Sözleşmeyi Türkiye Dışişleri Bakanından sonra ilk imzalayan da bendim ve bu beni çok mutlu etti.

SORU: “Kişisel” olarak Türkiye’nin AB’ye katılmasını düşünebileceğinizi söylemiştiniz. Makam sahibi biri olarak Türklere farklı bir şey söyleyecek misiniz?

WALDNER: Bu konudaki sözlerim doğru yansıtılmadı. Kişisel fikrime göre çok sayıda ilgi çekici seçeneğin -üyelik olmaması, imtiyazlı ortaklık ve tam üyelik gibi- bulunduğunu söyledim. Benim fikrim Avusturya’nın resmî görüşüyle aynı, yani imtiyazlı ortaklığı hedefleyip yine de AB’nin aldığı ortak karar doğrultusunda Türkiye ile katılım müzakerelerini yürütmeye devam etmektir. Viyana, Birliğin yeni üye alma kapasitesinin bundan sonraki AB genişlemelerinde kriter olarak alınmasını kabul ettiremedi.

Avusturya bu sürece, Birliğin yeni üye alma kapasitesinin kriter sayılmasını dâhil etti.Ucu açık yürütülen müzakerelerin bir sonucu olarak bu üç ihtimalden birinin gerçekleşmesi mümkündür. Şayet sonunda Türkiye ile tam üyelik masaya yatırılırsa o zaman bizim duruşumuz, halkın buna karar vermesi yönündedir.

SORU: İşin içinden çıkılması zor.

WALDNER: Kolay bir katılım süreci de değil zaten. Ülke çok büyük ve burada söz konusu olan, diğer ülkelerde bu kadar karmaşık olmayan muazzam bir ekonomik kapasiteye sahip ve çok çeşitli yönü olan, iki milyonluk değil, neredeyse 80 milyonluk bir nüfustur. Bu nedenle katılımı çok iyi gözden geçirmek gerekiyor.

SORU: Freedom House adlı düşünce kuruluşunun son açıkladığı basın özgürlüğü raporunda, Türkiye 42’nci sıradan 45’inciliğe geriledi. Verilen kararda Türkiye “yarı özgür” olarak sınıflandırıldı. AB katılım adayı bir ülkenin böyle bir lüksü var mı?

WALDNER: Bu sadece Türkiye ile yürütülen müzakerelerin daha uzun zaman süreceğini bir kez daha göstermiştir. Bu hususta, Avrupa’nın bakış açısının herkesçe bilindiği önemli alanlar söz konusudur. Bir katılım adayının Avrupai değerler manzumesiyle tamamen özdeşleşmesi görüşünde kararlıyız ki buna basın özgürlüğü de dâhildir.

SORU: Türkiye, AGİT ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomiye sahip. Aynı zamanda Türk iş adamları AB ülkelerine gitmek istediklerinde vize almak için sıraya girmeleri gerekiyor. Bu mantıklı mıdır?

WALDNER: İnsanın kendi ürünlerini yurt dışına yollayıp da bazı şartlardan dolayı ürünlerini bir fuarda bizzat sunamamasının çok memnuniyet verici olmadığını anlayabiliyorum. Avusturya iki sene önce Türkiye ile vize verilmesi konusunda bir anlaşmaya ilişkin görüşmelerde bulundu. Fakat Ankara bu anlaşmayı o zaman imzalamamıştı. Şimdi Türkiye için Avrupa bazında müzakere edilmesi gereken vize muafiyeti meselesi gündemde.

SORU: Avrupa Konseyi kendi üye ülkeleri arasında da Müslümanlara karşı artan bir düşmanlığı tespit etti. Avusturya’nın da öz eleştiride bulunarak ülkedeki Müslümanlarla olan ilişkisini gözden geçirmesi gerekmiyor mu?

WALDNER: İslam, Avusturya’da 1912 yılından beri tanınmış bir dindir ve bizde din özgürlüğü vardır. Avusturya halkı da bunu kabul etmiştir. Bu fikrin her yere yayılmadığını gösteren hadiselerin sürekli yaşandığı da açıktır. Fakat biz dinlerin diyaloğu için çabalıyoruz. Viyana, uluslararası örgütleriyle beraber bu tür tartışmaların giderek daha çok kesiştiği bir nokta hâline gelmelidir.

Donnerstag, 12. Mai 2011

Kıbrıs sorunuyla ilgili üçlü zirve 4 Temmuz'da Cenevre'de yapılacak

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’la yapacağı üçlü zirvenin 4 Temmuz’da Cenevre’de gerçekleşeceği açıklandı.

Açıklamayı Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas, doğrudan müzakereler kapsamında Cumhurbaşkanı Dr. Eroğlu ile bugün gerçekleşen görüşme sonrasında Rum Başkanlık Köşkü’ne dönüşünde yaptı.

Rum radyosunun haberine göre Hristofyas bugünkü görüşmede masaya; federal polisin yetkileri ve ortak Araştırma Makamı ile ilgili öneri sunduğunu, Kıbrıs Türk tarafının bu konudaki tepkisini beklediğini söyledi. Hristofyas “üçlü görüşmenin ve al-ver’le ilgili çeşitli fısıltılar da dahil olmak üzere, görüşmenin içeriğinin de görüşülmeye başlanmasını istedim” dedi, şunları ekledi:

“Ben, al-ver’in ne anlama geldiğini kendi aramızda izah etmemizi istiyorum. Al-ver’siz müzakere, müzakere olmaz. Ancak hangi konular üzerinde al-ver? Bunları izah etmemiz gerekir.”

Bugünkü görüşmede Rum tarafının; uluslar arası konferans çağrılmasına ilişkin her türlü düşüncenin ancak iç yönetimle ilgili diğer bütün konular üzerinde anlaşmaya yakın olunması halinde olgunlaşması ve yaşam bulması gerektiği tezini yeniden izah ettiğini anlatan Hristofyas şöyle devam etti:

“İç yönetim konularında anlaşma yörüngesinde olduğumuzda, özlü çözüm için toplanacak olan konferans BM himayesinde, Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinin, AB’nin ve elbette müdahil taraflar ile garantör güçlerin katılımı ile gerçekten çok taraflı olması gerekir. Bu prosedür, BM Genel Sekreteri ile 4 Temmuz’da Cenevre’de gerçekleşecek görüşmeden önce görüşülecek.

Bunları da iç cephemizde olması muhtemel varsayımların veya tehlike tellallıklarının son bulması için söylüyorum. Siyasi parti başkanlarının kaygısı, prosedürün doğru olması ve Kıbrıs’ın çıkarları ise Başkan bu meselelerde iki, hatta üç kat kaygılıdır. Dolayısıyla kendilerine, tonları düşürmeleri çağrısı yapıyorum. Bunlara süreç içerisinde ve seçimlerden sonra birlikte bakacağız.”

Hristofyas’a bugünkü görüşmede Genel Sekreter’le yapılacak yeni üçlü görüşmenin gündeminin ele alınıp alınmadığı soruldu. Bunun görüşüleceğini söyleyen Hristofyas “Gündem konusunda biz de söz sahibiyiz. Bu yalnız Genel Sekreter’in meselesi değildir. Müdahil taraf olarak gündemde söz sahibiyiz. Bunların, görüşmeye gitmemizin öncesinde görüşülmesini istedim” dedi.

ULUSLARARASI KONFERANS VE AL VER KONULARINDA GÖRÜŞ AYRILIĞI TEYİT EDİLDİ

Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun; uluslar arası konferans ve al-ver konularında kendi tezlerini ortaya koyup koymadığı sorusuna da muhatap olan Hristofyas, bu konulardaki görüşlerinin birbirinden uzak olduğunu belirterek “aramızdaki görüş ayrılığı yeniden teyit edildi” ifadesini kullandı.

“Al-ver Temmuz’daki görüşmede başlayabilir mi” sorusuna karşılık Hristofyas “Şu anda, ne siyasi parti başkanlarıyla ne Sayın Eroğlu’yla görüşmeden, tek taraflı olarak, konunun detaylı görüşülmesine giriyoruz, dolayısıyla çok erkendir” dedi.

Hristofyas’a Rum Ulusal Konseyi’ni toplantıya çağırıp çağırmayacağı da soruldu. Buna, Güney’deki genel seçimlerden sonra, imkânlarına göre karar vereceğini söyleyen Hristofyas Avustralya’ya gideceğini, 4 Temmuz’dan önce toplanacak Ulusal Konsey’in toplantı tarihini Avustralya’dan döndükten sonra netleştireceğini söyledi.

Hristofyas’a Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun neden temsilcileriyle birlikte değil yalnız görüşmelerini istediği de soruldu. Bunun, müşterek tutumları olduğunu anlatan Hristofyas, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sayın Talat’la yapılan görüşmeler de değerlendirildiğinde, zannederim bu görüşmelerin biraz zaman aldığı ve daha verimli olduğu ortaya çıktı. Bu, şimdi heyetlerle toplantıların kaldırıldığı anlamına gelmez, ama duruma bakıp ona göre karar vereceğiz. Bu Sayın Eroğlu’nun önerisi değil. Zannederim ortak arzuydu.”

Tak, 12-05-2011 16.10 (TSİ)

AB üyeleri NATO-AB ilişkilerinin önünü açmak için girişim başlattı

AB üyesi ülkeler Kıbrıslı Rumlar yüzünden tıkanan NATO-AB ilişkilerinin önünü açmak için harekete geçti.AB üyesi 15 ülke AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Ashton ve NATO Genel Sekreteri Rasmussen’e bir mektup göndererek NATO –AB ilişkilerinin önünün açılması için bir dizi öneride bulundu. 

Almanya,Fransa,Çek Cumhuriyeti,Estonya, Finladiya,Macaristan,İtalya,Litvanya,Belçika,Letonya,Hollanda,
Polonya, İspanya, İsveç, ve İngiltere’nin destek verdiği mektupta Türkiye ile AB arasında bir güvenlik anlaşması imzalanması isteniyor.Mektupta ayrıca Türkiye’nin Avrupa Savunma Ajansına gözlemci statüsü ile katılması çağrısında bulunuluyor.Ajansta Türkiye’nin statüsünün Norveç gibi yükseltilmesi görüşü ortaya konuyor.

Söz konusu mektuba diğer AB üyesilerininde destek vermesi bekleniyor.Mektupla ilgili Rumlar ve Yunanistan sessizliğini koruyor.Konuyla ilgili ABHaber’e bilgi veren AB Konseyi kaynakları söz konusu mektubun sorunların aşılması konusunda ne kadar etkili olacağının belli olmadığına dikkati çekerlerken burada mektupla Kıbrıslı Rumlara siyasi mesaj verildiğinin altını çizdiler.

AB Konseyi kaynakları Libya’ya AB’nin yapacağı insani yardım operasyonu ile ilgili geçtiğimiz haftalarda AB’nin Libya’da NATO ile işbirliğini öneren bir karar aldığını burada alınan kararda Rumların itirazlarının dikkate alınmadığını hatırlattılar.

Aynı kaynaklar Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki gelişmeler çerçevesinde NATO-AB ilişkilerinin çok önemli olduğunun altını çizerlerken Rumların ve Yunanistan’ı bu sorun ile ilgili AB’de çok da fazla dinleyecek ülke olmadığına işaret ettiler.

Mittwoch, 11. Mai 2011

İran AB ile nükleer müzakerelere dönüyor

İran, AB’nin nükleer konulardaki müzakerelere ilişkin mektubuna cevap verdiğini açıkladı

İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Nükleer Başmüzakereci Said Celili, AB’nin Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’un mektubuna dün cevap verdiklerini söyledi. Celili, mektubunda, “Ortak noktalar çerçevesinde müzakerelere dönmenizi olumlu karşılıyoruz” ifadesini kullandı. Celili, “Uluslararası ilişkilerde despotluğun yerini milletlerin iradesi alacak” diye yazdı. Mektup, İran’ın AB Elçisi tarafından bizzat Ashton’a teslim edildi.

Ajanslar, 11-05-2011 20..01 (TSİ)

AP'de Schengen anlaşması konusunda sert tartışmalar

Arap isyanıyla birlikte artan mülteci akını, Avrupa’nın gündeminden Schengen Antlaşması'nda değişiklik talebini düşürmüyor. İtalya ve Fransa’nın ardından Almanya’nın da desteklediği talep, Avrupa Parlamentosu AP’de ele alındı. 

İtalya ve Fransa, Kuzey Afrika ülkelerdeki huzursuzluklar nedeniyle Avrupa'ya yönelen mülteci akınını durdurmak için Schengen Antlaşması'nda geçici bir süre değişikliğe gidilmesini ve sınırların yeniden kontrol edilmesini öneriyor. Almanya İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich de bu öneriyi desteklediğini açıkladı. Avrupa Birliği içinde tartışmalar devam ederken, Schengen'deki değişiklik önerileri dün Avrupa Parlamentosu'nda da ele alındı. Avrupalı parlamentenlerin büyük çoğunluğu ya öneriye karşı çıkıyor ya da kuşkuyla yaklaşıyor.

Avrupa Parlamentosu'ndaki milletvekillerinin çoğunluğu AB'nin temel taşlarından birinin böylesine çabuk yerinden oynatılmasına öfkeli. Avrupa Parlamentosu'nun Hrıstiyan Sosyal Demokrat (CSU) üyesi Manfred Weber, Avrupa Birliği vatandaşlarının Birlik sınırları içinde serbestçe dolaşmasının kolayca engellenememesi gerektiği görüşünde:

„Schengen bizim ortak Avrupa projemizin kazanımlarından biridir. Vatandaşlar Avrupa’da seyahat ederken bunu her gün hissediyor. Biz bu prensibi Avrupa Parlamentosu’nda savunacağız.“

„Avrupa ruhunu kaybediyor“

Milletvekili Manfred Weber, AB içinde daha önce başka ülkelerin de kaçak göçmenleri kabul ettiğini ve onların bunu Fransa ile İtalya'nın yaptığı gibi olay haline getirmediğini söylüyor. Weber yalnızca İsveç'in her yıl 25 bine yakın mülteci kabul ettiğini de örnek gösterdi.

AP'nin Sosyal Demokrat Grup Başkanı Martin Schulz da sınırlarda geçici bir süre için kontroller yapılması tartışmalarına kuşkuyla bakıyor. Schulz tepkisini „Avrupa ruhunu kaybediyoruz“ şeklinde dile getirdi.

Alman politikacı Martin Schulz, AB'nin 27 zengin devletten oluşan bir topluluk olduğunu hatırlattı ve Kuzey Afrika'dan 20 bin kaçak göçmenin gelmesinin Schengen Anlaşması'nın değiştirilmesi için bir gerekçe olmadığını savundu:

„Biz iç siyasette sırtını duvara dayamış iki hükümet başkanının popülist tavırlarla bir çıkış yolu aramasına destek vermeyi hiç düşünmüyoruz ve böyle bir tartışma başlatmak için bir gerekçe görmüyoruz.“

„Brüksel baskılara boyun eğdi“

Bu sözleriyle AB Komisyonu'nun geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamasına atıfta bulunan Schulz, Brüksel'in İtalya ile Fransa'nın baskısına boyun eğdiğini ileri sürüyor. AB Komisyonu'nun İç İşlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström, çok sayıda kaçak göçmenin gelmesi durumunda Schengen Anlaşması'nın askıya alınabileceğini söylemişti. Bu açıklamalarından dolayı Cecilia Malmström, Avrupa Parlamentosu'nda yoğun eleştiri aldı. Belçikalı liberal politikacı Guy Verhofstadt da Fransa Cumhurbaşkanı Nicola Sarkozy ile İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'yi eleştirdi:

"Bu güç durumda olan sığınmacıların arkasından iş çeviren iki hükümetin, Sarkozy ile Berlusconi'nin bir pin pon oyunuydu."

Avrupa Parlamentosu'nun Yeşiller Grubu'ndan Daniel Cohn Bendit de mevcut durumun ırkçı tavırlara ortam hazırladığı konusunda uyardı ve Fransa'da polisin bazı Tunuslu göçmenlerin kimliklerini yırtmasını örnek gösterdi.

Almanya İçişleri Bakanı Hans Peter Friedrich ise Fransa ile İtalya'nın sınırlarda kontroller yapılması isteğine destek vererek, Schengen Anlaşması'nın yeniden gözden geçirilmesine sıcak baktıkları mesajını verdi. 

Dw, 11-05-2011 11.15 (TSİ)